Mustafa Kemal Atatürk’ün Hayatı(Biyografisi)(Geniş Açıklama)

Yazan: sagocu_kiz 24 Şubat 2010 Çarşamba  
Kategori: Ders Notları

Mustafa Kemal Atatürk’ün Hayatı(Biyografisi)(Geniş Açıklama)

Asker, devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ilk Cumhurbaşkanı, Türklerin babası, çağımızın en büyük lideri. Eşi görülmez başarılara imza atmış, ülkesi için hayatı pahasına kahramanca savaşmış, çökmüş bir imparatorluktan yeni, çağdaş ve dinamik bir ülke yaratmış, bugün Türk halkının bir bayrak altında bağımsız şekilde yaşamasını sağlamış ve turkiye’yi kurtarmıştır. Bayrağımızı ve topraklarımızı ona ve komuta ettiği binlerce Mehmetçiğe borçlu olduğumuz için yediden yetmişe şükran doluyuz. Zira Atatürk, kaderimizi değiştirmiş, boyunduruk altında olmadan yaşamamız için bize bu ülkeyi bırakmıştır. Ülkemizin en büyük tarihi sınavı olan kurtulus-savasi’nda Türk askerini komuta etmiş, ekonomik ve askeri açıdan yokluk sınırında olan ülkemizi azmi, sabrı, çalışkanlığı ve dehası sayesinde tek vücut haline getirip, bağımsızlığına kavuşturmuştur. Ülkemizin geleceğini her şeyin üstünde tutmuş, inkılâpları ve ilkeleriyle bugün Türkiye’nin çağdaş milletler içinde hak ettiği yerde olmasını sağlamıştır. Arkasında çok daha iyi bir Türkiye ve dünya bırakarak hayata gözlerini yummuş olan Atatürk, hiç kuşkusuz Türklerin en büyük şansıdır. Hayatı boyunca sevilen, tevazusu, hoşgörüsü, barışçı ve uzlaşmacı kişiliği, entelektüelliği, hümanizmi, görgüsü, karizması ve eşsiz özellikleriyle dünyanın da hayran olduğu Atatürk, savaş yerine barışa, ayrılık yerine birlik ve beraberliğe sahip çıkmış, Türk bayrağı altındaki herkese ve tüm dünyaya şu önemli mesajı vermiştir: “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”

Atatürk, Türk’ ün tarihinde ve gönlünde ebediyen yaşayacaktır, ölümsüzdür.

Atatürk’ün Kökenleri

Cumhuriyetimizin kurucusu, kahraman asker ve büyük devlet adamı Atatürk’ün kökenleri Karaman Beyliği’ne uzanmaktadır. Babasının ailesi, anadolu’nun Türkleşmesinde önemli rol oynamış olan “Kızıl-Oğuz” ya da “Kocacık Yörükleri” denilen Türkmenlerden geliyordu. Fatih Sultan Mehmed’in padişahlığı döneminde parçalanan Karaman Beyliği’nin Yörük aşiretlerindendiler ve Karaman’ın Taşkale Köyü’nden Rumeli’ye göç ettirilmişlerdi. Atatürk’ün büyük dedesi olan Kırmızı Hafız Efendi, anne tarafından “Gulalar” baba tarafındansa “Pınarlar” olarak anılan ailelerin mensubuydu. 1850 yılında, Hafız Ahmet Efendi kardeşi Hafız Mehmet Emin’le birlikte ticaret amacıyla Manastır şehrine gelmiş, daha sonra da Selanik’e yerleşmişti.

Atatürk’ün anne tarafının kökenleriyse, Orta Anadolu’dan getirilerek Batı Makedonya’nın Sarıgöl Bucağı’na yerleştirilen, daha sonra Selanik’in Lankaza(Lagaza) bölgesine göç eden ve “Evlad-ı Fatihan” olarak anılan yörüklere uzanıyordu. Atatürk’ün büyükannesinin adı Ayşe, dedesi ise Sofi-Zade Feyzullah efendiydi, Hasan ve Hüseyin isimlerinde iki çocukları vardı. Zübeyde Hanım’a döneminde kadınların okula gitmesi yaygın olmadığı için, okuryazar oluşu nedeniyle Zübeyde Molla deniliyordu.

Atatürk’ün babası Ali Rıza Bey, Manastır vilayetinin Debre-i Bala sancağına bağlı Kocacık nahiyesinde doğdu. Ali Rıza Bey, bir süre Selanik Evkaf kâtipliğinde bulunmuş, 1876 yılında Selanik Asakir-i Milliye Taburu’nda birinci mülazım olarak görev almış, 1877’deki Osmanlı-Rus Harbi’nde de savaşmış ve sonraları ticaret hayatına atılmıştı. Gümrük Muhafaza Teşkilatı’nda memurluk yaparken Zübeyde Hanım’la 1871 yılında evlenmelerine müteakip ilk çocukları Fatma dünyaya geldi. Ardından Ahmet (1874), Ömer (1875), Mustafa (Kemal Atatürk) (1881), Makbule (Boysan, Atadan) (1885) ve Naciye (1889) isimlerinde beş çocukları daha oldu. Ancak Fatma dört, Ahmet dokuz, Ömer ise henüz sekiz yaşlarındayken, o dönemde Rumeli’yi kasıp kavuran kuşpalazı (difteri) salgınından hayatlarını kaybettiler.

(Yüzbaşı Bakir Tosun’un Tarihte Bozkır ve Çevresi Yelbeği adlı çalışmasında, Atatürk’ün soy ağacı hakkında detaylı bilgilere yer verilmiştir.)

Atatürk’ün Doğumu

Mustafa Kemal ATATÜRK, 1881 yılında, Selanik’in Koca Kasım Paşa Mahallesi, Islahhane Caddesi üzerinde bulunan evde dünyaya geldi. Ali Rıza Bey, çocukken kazayla beşikten düşürüp ölümüne yol açtığı ve hiç unutmadığı kardeşinin ismini yeni doğan oğluna verdi: Mustafa.

Sarı saçlı, mavi gözlü bir bebek olan Mustafa, Rumi takvime göre 1296 yılında dünyaya geldiyse de, doğduğu ay ve gün hakkında kesin bir bilgi yoktu. Ancak kayıtlarda yer alan bilgilere göre Zübeyde Hanım oğlunu “Erbain Soğukları” sırasında doğurduğunu ve aklında kalan tarihin 23-aralik olduğunu belirtmişti. Bu tarih takvim farkı dolayısıyla 4-ocak 1881’i göstermektedir.

Selanik arşiv belgelerinden edinilen bilgilere göre, Atatürk’ün doğduğu ve şu anda müze olan ev, 1870 yılından önce Rodoslu hoca Hacı Mehmed tarafından yaptırılmış, önce İbrahim Zühdü, daha sonra da Abdullah Ağa ve eşi Ümmü Gülsüm’e satılmıştı.

Ali Rıza Bey, babasının Subaşı Mahallesi’ndeki evinde eşi Zübeyde Hanım ve çocuklarıyla birlikte 1878 yılına kadar ikamet etmiş, daha sonra Atatürk’ün doğacağı evi kiralayıp yerleşmişti. 1880 yılında belalısı bir Rum eşkıya tarafından kaçırılan Ali Rıza Bey’in hayatından ümit kesildi. Sonradan yüksek bir haraç ödeyerek kurtuldu.

Atatürk’ün doğduğu ev, etrafı yüksek duvarlarla çevrili, harem ve selamlığı olan üç katlı, klasik bir evdi. Dönemin belgelerine göre, bir bab fekani oda, bir divanhane, bir tahtessema, iki bab tahtani oda, bir çeşme ve avludan oluşuyordu. Dış yüzeyi pembe boyalı olup, alt pencerelerine emir, üst pencerelerine de ahşap kafesler yapılmıştı. Atatürk evin ikinci katındaki sol tarafa düşen ocaklı odada dünyaya gelmişti.

29-ekim 1933’te, Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Dönümü dolayısıyla, Selanik Belediyesi, Türk-Yunan dostluğu ve Balkan Konferansı’nın bir hatırası olarak, Atatürk’ün doğduğu evin çift kanatlı kapısının sağ köşesine mermer bir plaka yerleştirdi. Plakanın üzerinde Türkçe, Elence ve Fransızca olarak şu ifade yer aldı: “Türk milletinin büyük müceddidi ve Balkan ittihadının müzahiri GAZİ MUSTAFA-KEMAL burada dünyaya gelmiştir. İş bu levha Türkiye Cumhuriyetinin onuncu yıldönümü münasebetiyle konulmuştur.” Atatürk’ün doğduğu ev bugün Selanik’in Aya Dimitriya Mahallesi’ndeki Apostolu Pavlu Caddesi üzerinde 75 numaradadır, bitişiğinde Türk Konsolosluğu vardır.

Atatürk’ün Çocukluğu ve Eğitimi

Atatürk mütevazı bir aileden geliyordu. Onun bu özelliğinin ileride halkın nabzını tutmasını bilmesinde, halkın eğilimlerini sezmesinde büyük faydası olacaktı. Yakınları onun bir halk çocuğu olmakla övündüğünü ifade etmişlerdi. Atatürk 4 yaşındayken kız kardeşi Makbule Boysan Atadan dünyaya geldi. Diğer kardeşlerini çocuk yaştaki ölümleri nedeniyle hiç tanıyamayan Atatürk’ün çocukluk yıllarına dair kayıtlarda yer alan bilgiler sınırlıdır. Atatürk, okul çağına geldiğinde, eğitimi konusunda annesiyle babası arasında görüş ayrılığı belirdi. Geleneklere bağlı olan ve Hacı Sofi gibi dinine bağlı bir aileden gelen Zübeyde Hanım, eğitim sisteminin karışık olduğu bu dönemde, Atatürk’ün dini eksende eğitim veren Mahalle Mektebi’ne gitmesinde ısrarcı davranıyordu. Aydın görüşlü olan Ali Rıza Bey’in tercihi ise yeni açılan ve döneme göre oldukça modern bir anlayışla kurulan Şemsi Efendi İlkokulu’ndan yanaydı. Zira okulun kurucusu olan ve okula kendi ismini veren Şemsi Efendi, okulunda ezbercilik yerine katif metodu uygulatıyordu, ayrıca okulun kız bölümünü de açmış olan aydın bir eğitimciydi. 1873 yılında Selanik’te valilik görevine başlayan Mithat Paşa, başarılarından dolayı Şemsi Efendi’ye padişah nişanı vermişti.

Ali Rıza Bey’in önerisiyle okul konusundaki ikilem çözümlendi. Buna göre Atatürk, önce ilâhîlerle ve dinî bir törenle mahalle okuluna başlayacak, birkaç gün sonra da Şemsi Efendi okuluna geçecekti. Şemsi Efendi Okulu’nda dönemin mahalle okullarından farklı olarak yeni öğretim metotları uygulanmakta ve kara tahta, tebeşir, silgi, öğretmen masası, okumayı kolaylaştıracak levhalar gibi yeni araçlar kullanılmaktaydı. Atatürk’ün pedagojik esaslara göre eğitim veren bu okulda öğrenim görmesi gelişmesinde oldukça etkili oldu. Zekâsı ve üstün yetenekleri ile kısa zamanda arkadaşlarının ve öğretmenlerinin sevgisini kazanan Atatürk, matematikteki üstün başarısıyla da dikkat çekiyordu.

Bu arada gümrük memurluğunu bırakan, kereste ve ardından da tuz işine giren Ali Rıza Bey, Rum eşkıyalar ve tuzların erimesi nedeniyle ticaret hayatından çekilmişti. Memuriyete tekrar giremeyen Ali Rıza Bey bir süre sonra hastalandı ve 1888’de hayatını kaybetti. Babası öldüğünde Atatürk 7 yaşında, kız kardeşi Makbule ise henüz 3 yaşındaydı.

Babasının ölümü üzerine okuldan ayrılmak zorunda kalan Atatürk ve ailesini zor günler bekliyordu. Eşini kaybettiğinde kızı Naciye’ye hamile olan Zübeyde Hanım, 1890’ta doğum yaptı. Maddî durumu yetersiz olan Zübeyde Hanım çocuklarını alarak Langaza’da tarım işiyle uğraşan ağabeyi Hüseyin Ağa’nın çiftliğine yerleşti. 1901 yılında Atatürk’ün kız kardeşi Naciye, verem hastalığına yakalanıp hayatını kaybetti. Babasını ve kısa bir süre sonra kız kardeşini kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşayan Atatürk’ün, dayısının çiftliğinde ailenin erkeği olarak aldığı sorumluluklar artmıştı. Çiftlikte geçen bu dönemde Atatürk doğayla iç içe oldu, dayısına işlerinde yardımcı olduğu için el becerileri arttı. Ancak Zübeyde Hanım oğlunun öğreniminin yarım kalmasından üzüntü duyuyordu. Onun caminin imamından ve özel öğretmenden aldığı eğitim yetersiz kalınca Zübeyde Hanım Atatürk’ü, iyi bir eğitim görmesini sağlamak için halasının yanına, Selanik’e gönderdi.

Bu arada abisine daha fazla yük olmak istemeyen ve aldığı küçük emekli aylığı ile geçinmekte zorluk çeken Zübeyde Hanım, Selanik Gümrükler Başmüdürü Ragıp Bey ile evlendi. Ragıp Bey’in önceki evliliğinden dört çocuğu vardı. Bu evlilik, babasının hatırasına saygı gösterilmediğini düşünen Atatürk’ü kızdırmıştı. Annesinin ikinci kez evlenmesini içine sindiremeyen Atatürk, uzun süre annesini aramadı. Ancak bu düş kırıklığı onun çalışma azmini arttırdı. Zira küçük yaşta babasını kaybetmesi de onun kendi ayakları üstünde durma gücünü kazanmasını ve hayatta başarılı bir şekilde mücadele etmesini sağladı. Prof. Dr. Şerafettin Turan’ın Mustafa Kemal ATATÜRK biyografisinde konuyla ilgili olarak şu bilgilere yer verilmişti:

Zübeyde Hanım’ın Ragıp Bey ile ikinci bir evlilik yapması, ana ile oğul arasında dikkatlerden kaçmayan bir sorun da yaratmıştı. Ragıp Bey, Teselya Yenişehir’den Selanik’e göçmüştü. Eşini yitirmiş, dört çocuğuyla dul kalmıştı. Süreyya ve Hakkı adlarında 2 oğlu ile birinin adı Rukiye olan 2 kızı vardı. Zübeyde Hanım’la evlendiğinde Mustafa ve Makbule kardeşler için psikolojik de olsa bir üvey baba ve üvey kardeşler sorunu baş göstermişti. Makbule bu yeni hayata ayak uydurmakta gecikmemişti ama Mustafa üvey babanın bulunduğu çatı altında oturmak istememişti. Atatürk yaşamının sonlarında üvey babasından söz ederken “Bana karşı çok saygılı davranmış, büyük adam muamelesi etmiştir.” diye olumlu bir görüş sergilemişti ama evden ayrılışını Afet İnan’a babasını yitiren bir çocuğun isyanı olarak şöyle açıklamıştı: “Anamın böyle bir aile bağı yapmasını takdir ettim. Ancak çocukluk duygum isyandan ibaretti.

Selanik Askeri Rüştiyesi

Selanik’teki halasının yanına taşındıktan sonra Mülkiye İdadisi’ne kaydolan Atatürk, bu okulda Arapça öğretmenliği yapan Kaymak Hafız’dan sopa ile dayak yiyince, zaten orada okumasını istemeyen büyükannesi onu derhal okuldan aldırdı. O dönemde okul formasını çok beğendiği komşularının oğlu Askeri Rüştiye’ye gidiyordu. Ona özenen Atatürk, asker olmasını istemeyen annesinin karşı çıkmasına rağmen, gizlice, Selanik Askeri Rüştiyesi’nin sınavına girdi. Sınavı kazandığı haberini alan Atatürk 1893’te yine gizlice bu okula kaydını yaptırdı. Selanik Askeri Rüştiyesi’nde, oldukça başarılı olan Atatürk sınıf başkanıydı ve üstün zekâsıyla matematik öğretmeni Yüzbaşı Mustafa Efendi’nin de dikkatini çekiyordu. Genç öğrencisinin yeteneklerinden oldukça etkilenen Yüzbaşı Mustafa Efendi onu benzersiz kılmak için adına “Bilgi ve erdem bakımından olgunluk ve eksiksizlik” anlamına gelen Kemal ismini ekledi. Genç Mustafa, o günden sonra Mustafa Kemal olmuştu. Atatürk, Selanik Askeri Rüştiyesi’ndeyken, matematik öğretmeni Yüzbaşı Mustafa Efendi’nin mazereti olduğu zamanlarda, onun yerine birçok kez dersi vermekle görevlendirilmişti. Zira büyük önder, bununla ilgili olarak daha sonra şunları söyleyecekti;

Rüştiyede en çok matematiğe merak sardım. Az zamanda bize bu dersi veren öğretmen kadar belki de daha fazla bilgi edindim. Derslerin üstündeki sorularla uğraşıyordum, yazılı sorular düzenliyordum. Matematik öğretmeni de yazılı olarak cevap veriyordu.

turk-dil-kurumu Başuzmanı A.Dilaçar’ın, Atatürk’ün matematikteki üstün başarısıyla ilgili olarak 10-kasim 1971 tarihli yazısında belirttiğine göre, Atatürk ölümünden bir buçuk yıl kadar önce, üçüncü Türk Dil Kurultayı’ndan (24–31-agustos 1936) hemen sonra 1936–1937 yılı kış aylarında kendi eliyle “Geometri” adlı bir kitap yazdı. Kitap, matematik öğretmenleri ve bu konuda kitap yazacaklara kılavuz olması amacıyla 1937 yılında Kültür Bakanlığı’nca yayınlanmıştı. Atatürk, “Geometri” isimli yapıtında; Boyut, uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, kesek kesit, yay, çember, teğet, açı, açıortay, içters açı, dışters açı, taban, eğik, kırık, çekül, yatay, düşey, yöndeş, konum, üçgen, dörtgen, beşgen, köşegen, eşkenar, ikizkenar, paralelkenar, yanal, yamuk, artı, eksi, çarp, bölü, eşit, toplam, oran, orantı, türev, alan, varsayım gibi geometri ve matematikle ilgili terimlerin isim babası oldu ve bu terimleri Türk matematik bilimine kazandırdı.

Daha sonra ünlü bilim tarihçisi Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı, Atatürk’ün “Geometri” kitabı için “Küçük fakat anıtsal bir yapıt” yorumunu yapacaktı. Yapıtında yer alan her tanımı, her kavramı tüm öğeleriyle eksiksiz ve açık biçimde anlatan Atatürk, bunları örneklerle de açıklamıştı. Atatürk’ün türettiği matematik terimlerinin ve yaptığı geometri tanımlarının hemen hemen tümü bugüne değin değişmeksizin kullanıla gelmiştir. O’nun türettiklerinden sadece birkaç terim sonradan küçük ölçüde değiştirilmiştir.

Atatürk, 1898’de Selanik Askeri Rüştiyesi’nden üstün başarıyla mezun oldu. Artık askerî idadide (lise) öğrenimine devam etmesi gereken Atatürk, Selanik’ten İstanbul’a gelmeyi düşünüyordu. Ancak sınav mümeyyizlerinden Hasan Bey’in tavsiyesiyle Manastır şehrindeki Manastır Askerî İdadisi’ne yazıldı.

Manastır Askerî İdadisi

Makedonya’nın en gelişmiş şehri olan Selânik’te, yeni fikirlere açık bir ortamda kendini geliştirme imkanı bulan Atatürk, renkli etnik yapısıyla farklı din ve ırkların bir arada yaşadığı bu şehirde büyük bir vizyon kazandı.

Manastır Askerî İdadisi’ndeki eğitimi sırasında, arkadaşlarından Ömer Naci, Atatürk’ün edebiyata ilgi duymasında rol oynadı. Şiir ve hitabet sanatıyla yakından ilgilenmeye başlayan Atatürk, Namık Kemal’den ve eserlerinden ciddi şekilde etkilendi. Kitabet öğretmeni Mehmet Asım Bey, Atatürk’ün şiir ve edebiyata olan eğilimini fark edip, onunla askerlik mesleğine yönelmesi gerektiğiyle ilgili konuştu. Ancak, Atatürk için hitabet her zaman çok önemli oldu, ayrıca yazma tutkusu da devam etti. Konuyla ilgili olarak daha sonra şunları söyleyecekti:

Şiir yazmak hakkında idadi hocasının vazettiği memnuiyeti unutmuyordum. Fakat güzel söylemek ve yazmak hevesi bakiydi. Teneffüs zamanlarında hitabet talimleri yapıyorduk. Saati ellerimize alıyor, “Bu kadar dakika sen, bu kadar dakika ben söyleyeceğim” diye müsabaka ve münakaşalar tertip ediyorduk.

Fransızca öğretmeni Yüzbaşı Naküyiddin Yücekök Bey de Atatürk’le yakından ilgileniyordu. Zira Atatürk başarılı bir öğrencisiydi ve bir kurmay subayının mutlaka bir yabancı dil öğrenmesi gerektiğine inandığı için Fransızca derslerine büyük önem veriyordu. Ancak Fransızcası diğer derslerine göre zayıf olan Atatürk, bunu çözmek için tatil dönemlerinde gittiği Selanik’te College des Frères de la Salle’in özel kurslarına devam ederek lisanını geliştirdi. Yakın arkadaşı Fethi Okyar’ın da desteğiyle Fransız ihtilalinin öncüleri Voltaire, J.J. Rousseau gibi filozofları tanıdı, tarih ve siyaset konusundaki bilgisi arttı. O dönem ayrıca sonradan sürekli işbirliği yapacağı arkadaşları, Nuri Conker, Salih Bozok ve Fuat Bulca’yla da tanıştı. Atatürk’ü en çok etkileyen derslerden biri de tarihti. Zira tarih öğretmeni Kolağası Mehmet Tevfik Bey (5. Dönem diyarbakir Milletvekili) geniş kapsamlı bir tarih vizyonu ile Atatürk’e yeni ufuklar açtı. İdadide başlayan tarih sevgisi hayatı boyunca devam etti.

Manastır Askerî İdadisi’ndeki eğitimi sırasında Atatürk’ü en çok etkileyen olay 1897 tarihli Türk-Yunan Savaşı olmuştu. Türk Ordusu’nun savaş meydanında parlak bir zafer kazanmasına rağmen barış masasında zararlı çıkmasına içerleyen Atatürk, coşkun bir vatan sevgisiyle dolmuştu. Bir arkadaşı ile gönüllü olarak savaşa katılmak için girişimde bulunsa da bu arzusunu gerçekleştirme imkânı bulamadı. Ancak sonsuz vatan sevgisiyle kabına sığmaz olan Atatürk’ün bu özelliği hayatı boyunca devam edecekti. Manastır Askerî İdadisi’nin en parlak öğrencilerinden biri olan Atatürk, İdadideyken, bıkıp usanmaksızın çalıştı,kendisini son derece bilinçli olarak geleceğe hazırladı. Sonunda 1898 yılının kasım ayında bütün derslerden tam not alıp, 54 kişilik sınıfın ikincisi olarak, dereceyle okulunu bitirdi.

Okul sicilindeki bilgilere göre Atatürk, son derece yetenekli, ama kendisiyle kolayca samimi ilişkiler kurulması güç bir karaktere sahipti. İdadî öğrenimi boyunca, vatansever, kendini her konuda geliştiren, ilerleme tutkusuyla dolu, çalışkan, azimli, kendine güveni sonsuz, seçkin ve iyi giyinen bir öğrenci oldu. Dünyayı ve günceli sürekli olarak takip eden, çalışkanlığının yanında sosyal hayatta da oldukça başarılı olan Atatürk, dünyanın nimetlerinden faydalanan ama başarıya ulaşmak için de çok çalışan bir yapıdaydı.

İstanbul Harp Okulu ve Akademisi

Atatürk, İstanbul’a gelerek 13-mart 1899’da Harp Okulu’ndaki eğitimine başladı. Apolet numarası 1283’tü. Okula başladıktan 2 ay sonra arkadaşları arasında sivrilerek sınıf çavuşu oldu. Burada yıllarca dost kalacağı arkadaşları Ali Fuat Cebesoy ve Asım Gündüz’le tanıştı.

Harp Okulu’ndaki birinci yılı gençlik hayalleri ve çok sevdiği İstanbul’un çarpıcı havası içinde geçiveren Atatürk, sınavlarını başarıyla vererek ikinci sınıfa başladı. İlk yıl, ağırlığı sosyal hayata vermesine rağmen oldukça başarılı olan Atatürk, İkinci ve üçüncü sınıflarda dersleriyle çok daha fazla ilgilenmeye başladı. Zira Harp Okulu’nda dereceye girmek oldukça önemliydi. Çünkü kurmay sınıfına ayrılmak okulda üstün başarı göstermekle mümkündü. Atatürk, 3. Sınıfta 459 öğrenci arasından 8. olarak dereceye girdi ve kurmaylığa hak kazandı. Sicil numarası 1317-P.8(1901-P.8)’di.

Mustafa Kemal 10-ocak 1902’de teğmen rütbesi ile Harp Akademisi’nde öğrenimine başladı. Sınıfta topçu ve süvari okullarından gelenlerle birlikte 43 öğrenci vardı.

Mustafa Kemal Harp Akademisi’nde iken onun üstün niteliklerini ilk keşfeden Osman Nizami Paşa olacaktı. Paşa, Ali Fuat’ın babası İsmail Fazıl Paşa’nın evinde kendisini mahçubiyetle dinleyen Atatürk’le konuşup şunları söylemişti;

Mustafa Kemal Efendi oğlum görüyorum ki, İsmail Fazıl Paşa seni takdir etmek hususunda yanılmamış. Şimdi ben de onunla hemfikirim. Sen bizler gibi yalnız Erkân-ı Harb zabiti olarak normal hayata atılmayacaksın. Keskin zekân ve yüksek kabiliyetin memleketin geleceği üzere müessir olacaktır. Bu sözlerimi bir kompliman olarak alma, sen de memleketin başına gelen büyük adamların daha gençliklerinde gösterdikleri müstesna kabiliyet ve zekâ emareleri görmekteyim. İnşallah yanılmamış olurum.

Gelecek günler Osman Nizami Paşa’nın görüşlerini haklı çıkaracaktı.

Harp Akademisi’nin öğretmenleri dil bilen, iyi yetişmiş ve seçkindiler. Akademideki sınıf arkadaşı Asım Gündüz’e göre, Atatürk Fransızcasını ilerletmek için Fransız bir bayandan ders aldı. Bu dönemde paris’teki Jön Türk gazeteleri ile Fransızca gazetelerini getirtiyor ve arkadaşlarını etkilemeye çalışıyordu. Siyasal düşüncelerinin Harbiye Okulu’nda olgunlaşmaya başladığını söyleyen Atatürk, bir yandan öğreniminde başarılı olmak için sürekli çalışıyor bir yandan da ülkenin kaderine kafa yoruyordu. Zira ülkenin siyasetinde yanlışlar olduğunu fark etmişti. Ülkedeki yanlışlar hakkında herkesin bilgi sahibi olmasını isteyen Atatürk, Harp Okulunda başladıkları el yazısı ile gazete hazırlama işine geri döndü ve gazete çıkarmaya başladı. Gazete az kullanılan bir dershanede hazırlanıyor, elden ele dolaştırılıyordu. Konuyla ilgili olarak şunları dile getirdi;

Binlerce kişiden ibaret olan Harbiye talebesine bu keşfimizi (Memleketin idaresinde ve siyasetinde fenalıklar olduğu konusundaki keşfi) anlatmak hevesine düştük. Mektepte el yazısıyla bir gazete tesis ettik. Sınıf dâhilinde ufak teşkilatımız vardı. Ben heyet-i idareye dâhildim. Gazetenin yazılarını ekseriyetle ben yazıyordum.

Ancak bir süre sonra durum Mektepler Nazırı Zülüflü İsmail Paşa tarafından öğrenildi. Bu durumla ilgili bilgi alan akademi komutanı bir gün ansızın dershaneye bir baskın yaptı ve öğrencileri suçüstü yakaladı. Komutan konu hakkında takibat yapmayıp sert bir ihtarla yetindi. Fakat Atatürk ve arkadaşları faaliyetlerine ara vermediler. Bir ev tutarak gazeteyi çıkarmaya devam ettiler ancak bir muhbir tarafından ele verilerek tutuklandılar. Meslek hayatlarını söndürmeyen ancak birkaç ay hapiste kalmalarına neden olan olay sonrasında serbest bırakıldılar. Mustafa Kemal 11-ocak 1905’te üç yıllık notlarının toplamına göre akademiyi beşinci olarak bitirdi. Atatürk, Harp Akademisi yıllarını yabancı dilini geliştirerek, Namık Kemal’in düşüncelerini izleyip, bunları okul içinde yayarak geçirdi. Askeri eğitimi boyunca yabancı dil, şiir, dans, hitabet gibi o dönemin askeri öğrencisi için pek de alışık olunmayan konularla ilgilendi.

İlk Askeri Tecrübeler

Atatürk ilk görevi için sam’a gönderildi. 1905–1907 yılları arasında Şam’da 30.süvari alayında bölük komutanı olarak görev yapan Atatürk, 29. süvari alayında bölük komutanı olan arkadaşı Lütfi Ümit Bey’le ev tutup birlikte yaşamaya başladı. Kılıç Ali, o dönemle ilgili bir durumu daha sonra şu şekilde anlatacaktı;

… Aradan bir müddet geçtikten sonra, günün birinde kumanda etmekte oldukları bölüklerinin alaylarıyla birlikte vazife alarak Havran havalisine hareket etmek üzere olduklarını haber alınca her ikisi de hayretler içinde kalmışlar. Kendilerine haber vermeksizin kıtalarının hareket etmiş olmalarına hiçbir mana verememişler. Bu vaziyet karşısında Mustafa Kemal fena halde sinirlenmiş. Kendilerine karşı lakaydi gösteren kıtalarının kumandanına yaptığı şikâyetten bir netice alamayınca doğrudan doğruya ordu kumandanına şikâyete karar vermiş. Fakat bu sefer de ordu kumandanından beklediği hassasiyeti görememiş. Bunun üzerine işi enerjisiyle halletmeye karar vererek harekete geçmiş ve arkadaşı Lütfi Müfit Bey’e de kendisini takip etmesini istemiş. Kumandanların istihfaf ve istememelerine rağmen onlar da bu harekâta iştirak etmişler. Meğer süvari kıtasının aldığı vazife aynı zamanda on senelik verginin tahsiliymiş. Atatürk, bu vergi tahsilâtı esnasında köylülerin çektikleri zahmetleri, uğradıkları mezalimi ve o sırada yapılan suiistimalleri nefretle anlatıyor ve kıtanın aldığı vazifeyi “haydutluk” diye tavsif buyuruyordu. Bir gün alay zabitlerinden biri Lütfi Müfit Bey’e yapılan yolsuzluklara göz yumması için altın para teklif etmiş. Müfit bey bu teklifi reddetmekle beraber Mustafa Kemal Bey’i de haberdar etmiş. Mustafa Kemal, Müfit Bey sormuş: “Müfit, sen bugünün adamı mı olmak istiyorsun, yoksa yarının mı?”Müfit bey derhal bu suale: “Elbette yarının adamı olmak isterim” diye yanıt vermiş. Müfit Bey’in bu cevabı o zaman Atatürk’ün o kadar hoşuna gitmiş ki, bunu daima anlatırlar ve: “Elbette o teklif edilen parayı alamazdı ve almadı. Çünkü o, bugünün adamı değil yarının adamı olmak istiyordu” diye Müfit Bey’e iltifatta bulunurlardı.

Kılıç Ali’nin anlattığı bu önemli durum, Atatürk’ün rüşvete ne kadar karşı olduğunu, her daim dürüstlüğü ön planda tuttuğunu, haksızlığa gelemediğini ve kafasının ülkesinin geleceğinde olduğunu göstermekteydi. Rüşvet olayını namus meselesi olarak görmesinin ötesinde, bunu tarih ve gelecek bilinci içinde değerlendirmekteydi.

Atatürk ilk askeri tecrübesini yaptığı Şam’daki görevini 1907′de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) olarak tamamladı. Daha sonra Manastır’da III. Ordu’ya atandı ve 19-nisan 1909′da İstanbul’a giren Hareket Ordusu’nda Kurmay Başkan olarak görev aldı. 1910 yılında fransa’ya gönderilen Atatürk, Picardie Manevraları’na katıldı.

Komutanlık Dönemi (1911 – 1919)

1911’de, İtalyanların Trablusgarp’a hücumu ile başlayan Trablusgarp Savaşı’nda, Atatürk bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22-aralik 1911′de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşı’nı kazandıktan sonra 6-mart 1912′de Derne Komutanlığı’na getirildi.

Ekim 1912′de Balkan Savaşı başlayınca Atatürk, Gelibolu ve Bolayır’daki birliklerle savaşa katıldı, Dimetoka ve Edirne’nin geri alınışında önemli hizmetler verdi. 1913 yılında Sofya Ateşe Militerliği’ne atandı ve 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Hayatının ilk aşkını Sofya’da bir Bulgar kızı ile yaşadığı söylenmekteydi.

1914’te Birinci Dünya Savaşı başlamıştı ve osmanli-imparatorlugu da savaşa girmek zorunda kalmıştı. Atatürk, 19. Tümen’i kurmak üzere Tekirdağ’da görevlendirildi. 18-mart 1915′te canakkale-bogazi’nı geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarmaya karar verdiler. 25-nisan 1915′te Arıburnu’na çıkan Liman Von Sanders yönetimindeki düşman kuvvetlerini, Atatürk’ün komuta ettiği 19. Tümen, Conkbayırı’nda durdurdu. Çanakkale’de kahramanca savaşan Atatürk, “Çanakkale geçilmez!” sözünün de doğduğu bu büyük askeri başarısıyla albaylığa yükseldi.

İngilizler 6–7-agustos 1915′te Arıburnu’nda tekrar taarruza geçmişlerdi. Anafartalar Grubu Komutanı Atatürk, 9–10-agustos’ta komuta ettiği ordusuyla Anafartalar Zaferi’ni kazandı. Bu zaferi 17-agustos’taki Kireçtepe ve 21-agustos’taki II. Anafartalar Zaferi takip etti.

Atatürk, Çanakkale Savaşları’ndan sonra 1916′da Edirne ve Diyarbakır’da görev aldı. 1-nisan 1916′da tümgeneralliğe yükseldi ve Ruslarla savaşarak Muş ve Bitlis’in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep’teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917′de İstanbul’a giden Atatürk, Veliaht Vahdettin Efendi’yle Almanya’ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyahatten sonra hastalanıp, viyana’ya ve Karisbad’a giderek tedavi oldu. Atatürk, 15-agustos 1918′de Halep’e 7. Ordu Komutanı olarak geri döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı kahramanca savaştı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir gün sonra, 31-ekim 1918′de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na getirildi ve daha sonra bu ordunun kaldırılması üzerine 13-kasim 1918′de İstanbul’a gelip Harbiye Nezareti’nde (Bakanlığında) göreve başladı.

Kurtuluş Savaşı Yılları (1919 – 1923)

Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilaf Devletleri’nin anadolu’yu işgal etmeye başlamaları üzerine, Atatürk, 9. Ordu Müfettişi olarak 19-mayis 1919′da Samsun’a çıktı. 22-haziran 1919′da Amasya’da yayımladığı genelgeyle “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını” ilan edip, Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi’ne başkanlık etti. 23-temmuz – 7-agustos 1919 tarihleri arasında toplanan Erzurum Kongresi öncesinde, Osmanlı ordusunu bırakıp, Kuvayi Milliye lideri oldu. Kuvayi Milliye Arapça kökenli bir sözcüktü ve ulusal kurtuluş ordusu anlamına geliyordu. Atatürk’ün Kuvayi Milliye tanımı şu şekildeydi:

Hükümet merkezi düşmanların şiddetli çemberi içindeydi. Siyasal ve askeri bir çember vardı. İşte böyle bir çember içinde yurdu savunacak, ulusun ve devletin bağımsızlığını koruyacak kuvvetlere emrediyorlardı. Bu biçimde yapılan emirlerle, devlet ve ulusun araçları temel görevlerini yapamıyorlardı. yapamazlardı da. Bu araçları savunmanın birincisi olan ordu da ordu adını korumakla birlikte, elbette temel görevini yerine getirmekten yoksundu. İşte bunun içindir ki yurdu savunmaktan ve korumaktan ibaret olan temel görevi yerine getirmek, doğrudan, doğruya ulusun kendisine kalıyordu… İşte buna Kuvayi Milliye diyoruz.

Kuvayi Milliye sırasında Atatürk kendisine ilk nüfus kaydını ve nüfus cüzdanını verecek olan Erzurum’un manevi hemşerisi seçildi. 4 – 11-eylul 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi’ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesi için çalıştı. 27-aralik 1919′da Ankara’da heyecanla karşılanan Atatürk, 23-nisan 1920′de “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” diyerek turkiye-buyuk-millet-meclisi’ni açtı. tbmm, ulusal kuvvetlerin tek merkezde toplanması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda çok önemli bir adımdı. Erzurum Milletvekili olan Atatürk, Meclis ve Hükümet Başkanlığına seçildi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi, kurtulus-savasi’nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı. 15-mayis 1919′da Yunanlılar izmir’i işgali etmişti. Türk kurtuluş mücadelesi bu işgal sırasında Hasan Tahsin tarafından düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10-agustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması’nı imzalayarak Osmanlı İmparatorluğu’nu aralarında paylaşan Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen ulus güçleriyle savaşıldı. Ancak işgalci emperyalist devletlere karşı başarılı bir mücadele için düzenli bir ordu gerekiyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurarak Kuvâ-yi Milliye ve ordu bütünleşmesini sağladı. Savaş zaferle sonuçlandı.

Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın önemli aşamaları ise şöyleydi:

•Sarıkamış (20-eylul 1920), Kars (30-ekim 1920) ve Gümrü’nün (7-kasim 1920) kurtarılışı
•cukurova, Gaziantep, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa savunmaları (1919- 1921)
•I. İnönü Zaferi (6 – 10-ocak 1921)
•II. İnönü Zaferi (23-mart – 1-nisan 1921)
•Kütahya-eskisehir Muharebeleri (10 – 24-temmuz 1921)
•Sakarya Zaferi (23-agustos – 13-eylul 1921)
•Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve Takip Harekatı (26-agustos – 9-eylul 1922)

Sakarya Zaferi’nden sonra 19 Eylül 1921′de Türkiye Büyük Millet Meclisi, Atatürk’e Mareşal rütbesini ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24-temmuz 1923′te isvicre’nin Lozan kentinde imzalanan Lozan Antlaşması’yla sona erdi. Bu anlaşma ile Sevr Antlaşması yürürlükten kalktı ve Türkiye Cumhuriyet’i Lozan Antlaşması temelleri üzerine kuruldu. new-york-times Kurtuluş Savaşı’nı kazanmamız, bağımsızlığımıza kavuşmamız ve Lozan Antlaşması’nın başarısı üzerine şunları yazacaktı:

Lozan’ı Atatürk kazandı; son iki yüz yılda ihtiyar Asya’nın Avrupa’ya karşı kazandığı ilk zafer.

23 Nisan 1920′de Ankara’da TBMM’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yönünde en büyük adım atılmıştı ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu müjdelenmişti. Meclisin, Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı ve 1-kasim 1922′de hilafet ve saltanat birbirinden ayrıldı. Ardından da önce saltanat ve daha sonra da hilafet (3-mart 1924) kaldırıldı. Gazi Atatürk, Eylül 1923′te başlattığı kurtuluş mücadelesini siyasi harekete dönüştürdü ve Türkiye’nin ilk partisi olan daha sonradan adı cumhuriyet-halk-partisi olacak Halk Fırkası’nı kurdu. 29-ekim 1923′te Cumhuriyet (halk egemenliği) idaresi resmen kabul edildi ve Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30-ekim 1923 tarihinde İsmet İnönü tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk hükümeti kuruldu.

Cumhurbaşkanlık Dönemi (1923–1938)

Türkiye’nin ilk Cumhurbaşkanı olan Atatürk, anayasa gereğince dört yılda bir yeniden yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 1927, 1931, 1935 yıllarında olmak üzere üst üste toplam 3 kez TBMM tarafından cumhurbaşkanı seçildi. Atatürk, 15–20-ekim 1927 tarihleri arasında Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet’in kuruluşunu anlatan büyük yapıtı nutuk’u (Söylev), 29-ekim 1933 tarihinde de Onuncu Yıl Nutku’nu okudu. Nutuk, ulusal mücadelenin kimlere karşı, niçin ve nasıl verildiğini anlatıyordu ve mücadelenin Cumhuriyet kurulduktan sonraki aşamasında yapılması gerekenler konusunda da önemli bilgiler veriyordu. Türkiye için oldukça değerli olan bir konuşmaydı.

2587 sayılı kanunla 24-kasim 1934 tarihinde ülke için yaptıkları, kazandığı zaferler ve Türklerin babası olması dolayısıyla Mustafa Kemal’e Atatürk soyadı verildi. Atatürk 1930′lu yıllarda eski Yunan başbakanı Venizelos tarafından nobel-baris-odulu’ne aday gösterildi.

Sinsi Hastalık Siroz

Milli çıkarlar ve devlet işlerinde son derece titiz olan, hiç bir mazeret kabul etmeyen Atatürk, çok çalıştığı için kendi sağlığına gerektiği kadar özen gösteremiyordu. Yaşayış tarzının sağlığına verebileceği zararlara karşı kayıtsızdı. Ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde görüyordu. Geceleri çok geç yatmakta, önemli bir durum olduğunda günlerce uykusuz kalarak aralıksız çalışmaktaydı. Büyük Nutku dikte ettirirken çalışanlardan bayılanlar olduğu halde, o ara vermeden dikte ettirmeye devam etmişti. Okumaya meraklı olan Atatürk ilgi duyduğu bir kitabı ne kadar hacimli olursa olsun saatlerce okur, bitirmeden bırakmazdı. Ancak 1937 yılında sağlığıyla ilgili olarak olumsuzluklar ortaya çıkmaya başladı.

Atatürk genç yaştayken, Manastır Askerî İdadisinde öğrenim görürken ciddi bir sıtma hastalığı geçirmişti. Trablusgarp’a giderken attan düştüğü için İskenderiye’de tedavi gördüğü Salih Bozok’un anılarında dile getirilmişti. Derne savaşlarında ise gözünden yaralanmış ve Viyana’da tedavi görmüştü. Büyük Harp sırasında başlayan böbrek rahatsızlığı ise uzun süreler devam etmiş, 1918’de avusturya’da Karlsbad kaplıcalarında tedavi görmüştü. Atatürk’ün Millî Mücadele yıllarında da böbrek sancılarının devam ettiği, Sakarya Savaşı öncesinde üç kaburga kemiğinin kırıldığı bilinmekteydi. 1924 ve 1927 yıllarında, Cumhurbaşkanlığı döneminde, kalp rahatsızlıkları geçirdiyse de gerekli tedaviler sonucunda sağlığına kavuşmuştu. 1936 yılında soğuk algınlığı sonucu ateşli bir akciğer rahatsızlığı geçirmesine rağmen, oldukça sağlıklı görünmeyi başaran Atatürk, savaşın, mücadelenin ve zor koşulların olumsuz etkilerine rağmen yıllara meydan okuyordu. Ancak bu zorlu süreçler onu çok yıpratmıştı. Dolayısıyla 1937 yılının başlarından itibaren Atatürk’ün sağlık durumu bozulmaya, rahatsızlıklar kendini göstermeye başlamıştı. Ancak Atatürk, bu belirtilere yeterince önem vermemiş, ülke çıkarlarını kendi sağlığından üstün tuttuğu için geçici tedbirlerle yetinmişti.

Atatürk’ün rahatsızlığına ilk teşhisi koyan Yalova Termal Kaplıcaları Müdürü Dr. Nihat Reşat Belger’di. 22-ocak 1938’de Dr. Belger kendisini muayene ettiğinde karaciğer büyümesi ve sertleşmesi teşhisini koydu. Atatürk içkiyi sevdiği için karaciğeri büyük zarar görmüştü. Kesin tanı için özel doktoru Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp çağrıldı ancak İrdelp’in teşhisi de farklı olmadı. Atatürk siroz olmuştu ve tedavi için ciddi bir perhiz ve istirahat gerekliydi.

Atatürk bir kaç gün dinlendikten sonra 1-subat’ta Gemlik Suni İpek Fabrikası’nı, 2-subat’ta Merinos Fabrikasını açmak için Bursa’ya gitti. Fabrika açılışlarını yapıp, düzenlenen baloya katılan Atatürk, ertesi gün dolmabahce-sarayi’na döndüğünde bitkindi. Zatürreye yakalandı ancak on günlük bir tedaviden sonra sağlığına kavuştu.

25-subat 1938’de Ankara’da gerçekleşen Balkan Antantı toplantısına katıldı, Balkan devlet adamları ile uzun görüşmeler yaptı. Ancak tüm bu çabalar ve yoğunluk onu yormaya devam ediyordu. Hastalığının artması üzerine, 6-mart 1938’de, Türk doktorları tarafından bir konsültasyon yapıldı ve Fransa’dan da tanınmış uzman Prof. Dr. Fiessinger davet edildi. 28-mart 1938’de siroz teşhisini doğrulayan Fiessinger’in Atatürk’e :“Büyük kumandan büyük harpler yaptınız. Muzaffer oldunuz. Ama bu işin kumandanı da benim. Siz bana tâbi olacaksınız, bana yardım edeceksiniz” dediği söylenmekteydi. Fiessinger’in ifadesini beğenen Atatürk, onun tavsiyelerine uymaya çalıştı.

Hükümet ilk defa 30 Mart 1938’de, Cumhurbaşkanı Atatürk’ün hastalığı ile ilgili resmî bir bildiri yayınladı. Bildiride, Fiessinger’in muayenesi sonucunda Atatürk’ün sağlığında endişe edilecek bir durum olmadığı ifadesi yer alıyordu.

Ancak Atatürk, Cumhurbaşkanlığı görevini aksatmadan yürütmek ve özellikle Hatay sorununu sonuçlandırmak kararındaydı. Çünkü Fransa’nın Hatay meselesi konusundaki aldırmaz tutumundan rahatsız oluyordu. Türkiye’nin bu konudaki kesin kararlılığını göstermek için 20-mayis’ta Mersin’de askerî birliklerin geçit töreninde bulunup, 24-mayis’ta Adana’daki askerî birlikleri denetledi ancak ankara’ya döndüğünde bitkindi. Ankara’da sadece bir gün kaldıktan sonra 26-mayis’ta İstanbul’a hareket etti. Bu yolculuktan sonra ulu önder Ankara’yı bir daha göremeyecekti. Deniz havasının kendisine iyi geleceği ümit edilmekteydi ve hem devlet başkanlarını orda ağırlaması hem de dinlenmesi amacıyla Savarona yatı alındı. Dünya liderlerini ağırladığı Ertuğrul isimli yat eskiyince Cumhurbaşkanlık için yeni bir yat araştırması yaptırmıştı. Değerlendirme sonrasında, Brooklyn Köprüsü’nü inşa eden mühendis John Roebling’in kızı Emily Roebling Cadwallader tarafından hizmete sokulan Savarona isimli yat satın alındı. Yat bazı döşemeleri yenilendikten sonra Atatürk’ün ölümcül hasta olduğu dönemde İstanbul’a geldi. Atatürk, Savarona’da geçirdiği altı hafta boyunca kabine toplantıları düzenledi, romanya Kralı Carol da dâhil olmak üzere önemli konukları ve devlet başkanlarını ağırladı.

29-mayis’ta yapılan muayene sonucu karnında su toplanmaya başladığı görülen Atatürk, 1-haziran’da Savarona yatına yerleşmiş 25-temmuz 1938’e kadar orada kalmıştı. Ancak geminin içi yaz sıcağında kavrulmakta olduğu için, Atatürk rahatsızlandı ve 8-temmuz’da Prof. Fiessinger 2. defa İstanbul’a geldi. Gerekli uyarılarda bulunan Fiessinger’ın mutlak istirahat önerisine rağmen, Atatürk, 9-temmuz’da Savarona’da Bakanlar Kuruluna saatlerce başkanlık etti. Fiessinger 16-temmuz’da 3. defa İstanbul’a gelerek, Atatürk’ün durumunun hassaslaşmakta olduğunu gördü ve Atatürk, 24/25-temmuz gecesi Dolmabahçe sarayına nakledildi.

Hastalığına rağmen, Atatürk, dolmabahce-sarayi’nda Başbakanını, Bakanlarını, elçileri ve komutanları kabul ediyor ve ülke meselelerini sürekli olarak izliyordu. 3-eylul 1938’de Hatay Devleti’nin kuruluşunu “Türkiye Cumhuriyet’inin bir başarısı olarak” coşkuyla kutladı. Sağlığı gittikçe bozulan Atatürk, 5-eylul’de vasiyetini yazdı. 6-eylul’de Prof. Fiessinger dördüncü defa İstanbul’a gelerek, Atatürk’ün karnında toplanan suyu alarak onu rahatlattı. 11 Eylül’de düzenlenen raporda kesin istirahat öngörüldü. Buna göre ziyaretler sınırlı tutulacak ve yatakta dinlenilecekti.

Sonraki günlerde karında asit toplanması ilerledi, genel durumda yorgunluk ve takatsizlik vardı. Ancak sinsi hastalık ilerlemekteydi. 16-ekim akşamı gelen ilk ağır koma 19-ekim’e kadar sürdü. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, 23-ekim gününe kadar sabah ve akşam günde iki defa sağlık durumunu belirten bildiriler yayınladı. 20-ekim’de koma durumundan kurtulan Atatürk, eseri olan Cumhuriyetin 15. yıldönümü törenlerine katılmak ve halkıyla bütünleşmek için Ankara’ya gitmek istiyordu. Ancak bu gerçekleşmedi. 29 Ekim’de bağrından çıktığı orduya bir mesajla seslenen Atatürk şunları söyledi:

Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk Ordusu… Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini dâhilî ve haricî her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret vazifeni her an yapmaya hazır olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam iman ve itimadımız vardır.

1-kasim 1938’de TBMM toplantısının açılış konuşmasını Atatürk’ün yerine Celal Bayar okudu ve Atatürk yakınlarıyla en son 6-kasim tarihinde görüştü. 7-kasim’da karnına 3. defa ponksiyon yapılarak su alındıktan sonra 8-kasim’da Atatürk tekrar ağır bir komaya girdi. Saat 19 dolaylarında başlayan koma gittikçe ağırlaştı. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği 9-kasim 1938’de saat 24’de yayınladığı bildiride “Umumî durumunun tehlikeli bir hal aldığı” nı vurguladı.

10-kasim Perşembe günü tüm Türkiye Cumhuriyeti ve dünya tarifsiz bir yasa boğuldu. Sevgili Atatürk, kendisini tedavi etmeye çabalayan hekimlerinin gözyaşları arasında, saat 9.05’te hayata veda etti.

Hükümet acı haberi Türk halkına bir bildiri ile duyurdu:

…Türk Milleti Ulu şefini, insanlık büyük evlâdını kaybetti. Milletimize içimiz yanarak bu tarife sığmayan ziyandan dolayı ve derin taziyelerimizi sunarız… Ölmez olan onun büyük eseri Cumhuriyet Türkiyesidir… Bugün ayrılığına ağladığımız Büyük Şefimiz Atatürk, her vakit Türk Milletine güvendi… Ebedî Türk Milleti, onun eserlerini ebediyete kadar yaşatacaktır. Türk gençliği onun kıymetli emaneti olan Türkiye Cumhuriyetini daima koruyacak ve onun izinde yürüyecektir. Kemal Atatürk, Türkün tarihinde ve gönlünde daima yaşayacaktır…

Haber yurt içinde çok büyük üzüntü yarattı ve dünyada geniş yankılara yol açtı. Türkiye’nin millî kahramanının tabutu, 16-kasim’da Dolmabahçe Sarayı’nda hazırlanan katafalka konularak halkın ziyaretine açıldı. Sonsuz acılar içinde kıvranan halk, kurtarıcısı olan Atasına saygısını, bir insan seli oluşturarak hıçkırıklar ve gözyaşlarıyla dile getirdi.

19-kasim’da kılınan cenaze namazından sonra Ulu Önder Atatürk’ün tabutu 12 general tarafından top arabasına alınarak önce Zafer torpidosuna sonra Yavuz zırhlısına aktarıldı. Atatürk’ün naaşını 101 tane top atışı ile selâmlayan Yavuz, şerefli emanetini İzmit’te özel trene aktardı. Yol boyunca halkın gözyaşlarıyla uğurladığı tren, 20-kasim günü Ankara garında yeni Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve hükümet erkânı tarafından karşılandı. Ankara, kaderini değiştiren ebedî şefini, 101 tane top atışıyla selâmladı. Ardından Atatürk’ün tabutu TBMM’de hazırlanan katafalka konuldu. Silâh arkadaşları, general, subay ve askerlerin tazim nöbeti tuttukları katafalkın önünden başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Ankaralılar saygıyla geçtiler. Atatürk’ün naaşı 21-kasim’da düzenlenen görkemli bir törenle, Etnografya Müzesi’nde hazırlanan, geçici kabirine yerleştirildi. Törende görülen manzara çarpıcıydı. Çünkü Atatürk tüm düşmanlarına karşı milli bağımsızlık bayrağını dalgalandırmış, sömürgecilere karşı savaşmış, esir milletlerin ümidi haline gelmişti. Şimdi ise, millî bağımsızlığın ve çağdaşlaşmanın sembolü olan ulu önderin arkasında dünyanın dört bir tarafından gelen temsilciler yer almışlardı. Tüm dünya ona büyük saygı duyuyordu. Bunlar arasında faşistler, demokratlar, Naziler, radikal İslamcılar da vardı ve herkes yan yana saygı yürüyüşüne katılmıştı. Türk halkı ise sonu gelmez acılar içinde kıvranarak Atasını uğurluyordu. Türk halkının bu derin acısını, ebedi Şefine olan minnet ve bağlılığını, 11-kasim’da oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü, 21-kasim 1938 tarihli bir bildiri ile dile getirmişti:

…Devletimizin bânisi ve milletimizin fedakâr, sadık hadimi (hizmet edeni); İnsanlık idealinin mümtaz siması; Eşsiz kahraman Atatürk; Vatan sana minnettardır. Bütün ömrünü hizmetine verdiğim Türk milleti ile beraber senin huzurunda tazim ile eğiliyoruz…

Atatürk’ ün naaşı Anıtkabir yapılıncaya dek on beş sene bu geçici kabirde kaldı ve 10 Kasım 1953′ te büyük bir merasimle, ebedi istirahat yeri olan Anıtkabir’ e nakledildi. O, Türk’ ün tarihinde ve gönlünde ebediyen yaşayacaktır, ölümsüzdür. O bir kumandan olarak birçok savaş kazanmış, bir lider olarak kitleleri etkilemiş, bir devlet adamı olarak başarılı bir yönetim sergilemiş ve nihayet bir devrimci olarak bir toplumun sosyal, kültürel, ekonomik, politik ve hukuki yapısını kökten değiştirmeyi başarmış; dünya tarihindeki en üstün şahsiyetlerden birisi olmuştur. Tarih onu Türk ulusunun en şerefli evlatları ve insanlığın en büyük liderleri arasında sayacaktır.

Atatürk’ün Kişiliği

Ulu önderimiz ve hayatı hakkında bugüne kadar sayısız eser ve biyografi kaleme alındı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, kahraman asker ve büyük devlet adamı Atatürk, cephedeki ve ülke yönetimindeki üstün başarıları dışında, insani vasıflarıyla da birçok eserde yer aldı. Gerek Türkiye gerekse tüm dünya milletleri için çok büyük bir kahraman, eşsiz bir siyasi deha olan Atatürk, hayatı boyunca sevilen, üstün özellikleriyle takdir gören bir insan oldu.

Tevazusu, hoşgörüsü, barışçı ve uzlaşmacı kişiliğiyle girdiği tüm sosyal topluluklarda öne çıkan Atatürk’ü yakın çevresindekiler, akılcı ve sağduyulu yapısı, milli ahlak anlayışı, dinine karşı olan hassasiyeti, giyim kuşamına, temizlik ve bakımına, sanat ve estetiğe, sofra adabına verdiği önemle tanıdılar.

Onu benzersiz kılan özellikleriyle ilgili yapılan yorumlar, yazılan öyküler ve anılar hep birlikte onun “Karizmatik” kişiliğinin parçalarını oluşturuyordu.

Gerektiğinde adeta yemeyen, içmeyen ve uyumayan Atatürk, bu özelliğinin en tipik örneğini Kurtuluş Savaşı döneminde ve Büyük Nutuk’u yazarken gösterdi. Geceleri uyumaktan hoşlanmadığı için, sürekli olarak okuyan Atatürk için Mahmut Esat Bozkurt “Türk Milleti’nin gece bekçisi” ifadesini kullanmıştı.

Herkeste kolay bulunmayan bir irade gücüne sahip olan Atatürk, çok çalışkan olduğu kadar eğlenmeyi ve içmeyi de iyi biliyordu. Ancak görev aşkını ve sorumluluğunu alışkanlıklarının ve keyfinin üstünde tuttuğu için Büyük Nutuk’u yazdığı dönemde 3 ay boyunca hiç içmemişti. Bu konuda kendisine uzun seneler hizmet etmiş olan Cemal Granda Çelebi şunları söylüyordu:

Büyük Nutuk’u yazdığı dönemde Atatürk’ün tam üç boyunca kendi isteğiyle içki boykotuna benimle birlikte çevresindeki herkes de şaşırıp kalıyordu. Atatürk’ün kırk sekiz saat hiç gözünü kırpmadan yazı dikte ettirişini de hatırlarım. Öyle ki, yazı yazmaktan yorulan değişiyor, fakat o binlerce belge arasından ayırdığı notlarıyla büyük eserini tamamlamak için uykusunu bile vermekten çekinmiyordu. Böyle zamanlarda, yazdıklarını sofrada arkadaşlarına okutur, sonra yine eski köşkün çalışma odasına geçer, kah oturarak kah ayakta, çalışmalarını sürdürürdü. Nutuk, çalışma azminin insan iradesinin üstüne nasıl çıktığını gösterdiği için de ayrı bir önem taşımaktadır. Çalışmaları sırasında yer ve zaman öğeleriyle ilgili değildi. Nerede ve hangi şartlar altında olursa olsun, yurt çıkarlarını kapsayan bir görev belirdi mi, onu yerine getirmeye çalışırdı. Gezileri sırasında trende ya da otomobil içinde evrak açtırarak çalıştığı çoktur. En keyifli eğlence anında, sofrada bile, karşısında görevlilerden birini gördü mü sohbeti, konuşmayı hemen yarıda keser, “Beni mi istiyorsunuz?” diye kalkıp giderdi. Ülke işlerini her şeyin üstünde tutardı. Eline aldığı herhangi bir işi de yarım bırakmaz, bitirmeden rahat edemezdi.

Atatürk oldukça ileri görüşlüydü. Türkiye ve dünyaya dair yargılarında hiç yanılmadı. Birinci Dünya Savaşı’nı kaybedeceğimiz, İkinci Dünya Savaşı’nın çıkacağı, Kral Edward’ın Madam Simpson için tahtından ayrılacağı, Mussolini’nin halkı tarafından linç edileceği, Majino Hattı’nın aslında bir Nasreddin Hoca türbesi niteliği taşıdığı hep doğru tahmin ettiği olaylardı. Özellikle uluslar arası ilişkilerde belirgin hale gelen bu ileri görüşlülük Gladys Baker’in amerika’yla ilgili Atatürk’e sorduğu sorunun cevabında iyice netlik kazanıyordu:

Dünya milletleri bir apartmanda oturan sakinler gibidir. Amerika Birleşik Devletleri, bu apartmanın en lüks dairesinde oturmaktadır. Eğer, apartman, oturanların bazıları tarafından ateşe verilirse, diğerlerinin yangının etkisinden kurtulmasına olanak yoktur. Savaş için de aynı şey olabilir. Amerika Birleşik Devletleri’nin savaş çıktığı takdirde tarafsızlık siyasetini koruması olanaksızdır. Bundan başka, Amerika, büyük, kuvvetli ve dünyanın her yerinde ilişiği olan bir devlet olduğundan, kendisinin siyaset ve ekonomi yönünden ikinci basamaktaki bir duruma düşmesine hiçbir zaman izin veremez.

Atatürk insanları iyi tanıyor, kimi nerede ve nasıl görevlendireceğini de çok iyi biliyordu. Lozan Konferansı’na Rauf Bey yerine İsmet Paşa’yı göndermesi, ordu komutanları arasında yaptığı tercih ve atamalar, Cumhuriyet döneminde seçtiği bakanlar ve diğer yöneticiler bu yeteneğinin sonuçlarıydı. İnsanları değerlendirirken olumlu ve olumsuz yönlerini eşit derecede dikkate alıyor, nesnel ve önyargısız davranıyordu.

Liderliğin önemini çok iyi bilen Atatürk, kendisini sadece liderliğe hazırlamakla kalmamış, kişisel özellikleri dolayısıyla liderliğe oldukça uygun olduğu için de sürekli olarak lider gibi davranmıştı. Tipik davranışları arasında, çevresindekilere armağanlar vermek ve ileri görüşlülüğüyle benzersiz fikirlerini paylaşmak olan Atatürk, özellikle dış ilişkilerle ilgili ve diplomatik konularda bir lider olarak oldukça başarılıydı. Rıza Şah Pehlevi Türkiye’ye geleceği zaman, Ankara Halk Evi binasının bir bölümünü onun için özel olarak hazırlatmış, eşya seçimini bizzat kendisi yapmış, binanın bulunduğu bahçeye büyük ağaçlar getirtip diktirtmiş ve özel olarak Türk-İran dostluğunu simgeleyen bir opera bile yazdırmıştı. Yine Türkiye’ye ziyarette bulunan bir başka lider olan Japon Veliahdı için muazzam bir sofra hazırlattı. Sohbet esnasında japonya’nın tarihinden bahseden, bir meydan muharebesini anlatan Atatürk’ün bilgisi karşısında Japon veliaht hayrete düşmüştü. Tarihten Japon mitolojisine geçen, ardından meşhur Japon şiirlerinden mısralar da okuyan Atatürk’ün bilgi ve hafızasına Japon Veliaht hayran kalmıştı. Zira Atatürk’ün Japon kültürü hakkında anlattıklarının bir kısmını bilmiyordu, onları ilk kez Atatürk’ten duyuyordu. Herkesi kendine hayran bırakan ve tüm diplomatik faaliyetleri müthiş şekilde planlayan Atatürk, veliaht gelmeden on gün önce Japon kültürüyle ilgili bu bilgileri tercüme ettirmişti ve bu görüşmeye hazırlanmıştı.

Atatürk aynı özeni bütün yabancı devlet adamlarına göstermişti. Zira diplomaside kişisel etkileşimin önemini erken yaşta fark etmiş, kendi kişiliğinin ve davranışlarının ulusunun bir aynası olacağını düşünerek, yabancı siyasetçilerde en iyi izlenimi bırakmaya gayret etmişti. Böylece, kendi kurduğu Cumhuriyet’i de yüceltmiş oluyordu. Atatürk haklı olduğunu hissettiği konuşmalarda, özgün düşüncelerini sonuna kadar savunuyor, bu özelliğini hem savaş alanlarında hem de toplumsal ve siyasal konularda da kullanıyordu.

Bir keresinde kendisine sorulan dahi kime denir sorusuna şu şekilde cevap vermişti:

Dahi odur ki, ileride herkesin takdir ve kabul edeceği şeyleri ilk ortaya koyduğu vakit herkes onlara delilik der.

Atatürk sürekli olarak düşüncelerini ve beklentilerini çevresindekilere not ettiriyordu. Bu yolla gelecekle ilgili varsayımlarında ve yorumlarında ne denli haklı olduğu ileride kanıtlanmış ve doğrulanmış oluyordu. Özenle not ettirilen kehanetleri bir bir çıkıyordu. Mazhar Müfit Kansu, onun kehanetlerini not alan arkadaşlarından biriydi. Bu öngörü ve ileri görüşlülük ülkeyi ilgilendiren her meselede kısa ya da uzun vadelerde oldukça olumlu sonuçlar verecekti.

Atatürk girişkendi, sorumluluktan kaçınmıyordu, kendine güveni tamdı. İlkelerinden asla taviz vermeyen yapısı dışında kişisel açıdan oldukça hoşgörülü ve bağışlayıcı olan Atatürk, duruma göre esnek davranmasını da iyi biliyordu. Harekete geçmek için uygun zamanı kollayan, siyasi ilişkilerinde politik gücünü oldukça iyi kullanan yapısı, öfkeyle kalkıp zararla oturmasını engelliyordu. Zira Kurtuluş Savaşı sırasında Padişah’a karşı çıkmaması, Çerkez Ethem’e son dakikaya kadar tahammül etmesi ve benzeri birçok olaydaki stratejik davranış biçimi bu özelliğinin etkin rol oynadığının kanıtıydı. Asla kin tutmuyordu, bir kimseye ne kadar kızarsa kızsın, bir zaman sonra onu affediyor, olanları unutuyordu.

Atatürk, içinde bulunduğu gruba her zaman ve her koşulda egemen olan karizmatik bir kişiliğe sahipti. Önder olmanın tüm olumlu vasıflarını taşıdığı için, savaşın en gergin anlarından, sofrada yapılan hoş sohbetlere kadar her yerde etrafındakiler üzerinde benzersiz bir etki bırakıyordu. Hitabet sanatı, felsefeden siyasete her konudaki engin bilgisi, görgüsü, kibarlığı, ölçülü ve tutarlı davranışları hayranlık uyandırıyordu. Ancak tüm bunların yanında fiziksel olarak oldukça yakışıklıydı, oldukça şık giyiniyordu ve her zaman anlamlı bakan ve güçlü bir etki bırakan gözleri vardı. Özellikle Cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde birçok insanın bu sebepten gözlerinin içine bakamadığı, etrafındakilerin karizmatik niteliğinden dolayı ona hayran olduğu söylenmekteydi.

Ahmet Haşim, Atatürk’ün bir lider olarak karizmasından ve dış görünümünden nasıl etkilendiğini şu sözlerle ifade edecekti:

Gördüğüm fotoğraflarına nazaran biraz şişman, biraz yorgun, biraz hututu kalınlaşmış bir vücutla karşılaşacağımı zannederken, kapıdan bir ziya dalgası halinde giren mütekâsif bir kuvvet ve hayat tecellisi ile birden gözlerim kamaştı. Hadekaları en garip ve esrarengiz maddelerden masnu bir çift gözün mavi, sarı yeşil ışıklarla aydınlatıldığı asabi bir çehre; yüzde, alında, ellerde bir sıhhat ve bahar rengi… Muntazam taranmış, noksansız, sarı, genç saçlar… Bütün zemberekleri çelikten önce, yumuşak, toplu, gerilmiş, terütaze bir uzviyet. Altı yüz senelik bir devri bir anda ihtiyarlatan adamın çehresi eski ilahlardaki gibi iğrenç yaşın hiçbir izini taşımıyor. Alevden coşkun bir nehir halinde, köhne tarihin bütün enkazını süpüren ve yeni bir âlemin tekevvüne yol açan fikirler kaynağı bir baş, bir yanardağ zirvesi gibi, taşıdığı ateşe lakayit, mavi sema altında samit ve mütebessim duruyor. Kendi yarattığı şimşekli bulutlardan, fırtınalardan ve etrafa döktüğü feyizli seylabelerden yegâne müteessir olmayan meğer onun genç başı imiş.

Son derece cesur olan ve ölümden korkmayan Atatürk, savaş alanlarında birliklerine, ast ve üst olmak üzere tüm komutanlarına cesur davranışlarıyla örnek olmuş cesaret öğesini kişisel niteliği ile birlikte toplumsal ve askeri eylemlerinin bir simgesi yapmıştı. Çanakkale savaşında ihtiyat zabit namzedi olarak savaşmış Mahmut Yesari bu niteliğinden dolayı onu “Korku bilmeyen adam olarak tanıdım” demiş, onu savaş döneminde tedavi eden ünlü hekim Mim Kemal, cesaretine vurgu yaparak, “Ölüm ondan korktu” ifadesini kullanmıştı.

Mahmut Yesari’nin ağzından Atatürk’ün cesareti:

Onu ilk defa siperde gördüm. Çanakkale’de Anafartalar grubu komutanıydı. Bizim Fırka vaziyetini tetkike gelmişti. Kendisi miralaydı, maiyetinde, kolordu kumandanı mirlivalar vardı. O, paşalara kumanda eden bir “Bey”di. Siperleri ziyarete gelen başka kumandanlar da görmüştüm. Enver Paşa’nın cesareti, ataklığı dillere destandı. Ben lapacı padişaha vekâlet eden başkumandan vekilinin gözlerinde daima bir komiteci hilekârlığı gördüm. Çanakkale’de çarpışan Türk kuvvetlerinin başına hangi sakat endişelerle musallat edildiğine bir türlü akıl erdiremediğim Alman kumandanının, ateş hattına geldiği zaman birdenbire yağmaya başlayan şarapnel yağmurlarını görünce, yere diz çökerek kendi dilince şahadet eder gibi saklandığını da gördüm. “O”, sipere bir salona giren bir erkânıharp zabiti gibi girdi ve sıçan yollarında ona yol gösterdiğim oldu. Ben ona yol gösterirken, günlerden değil, aylardan beri siper hayatına alışmış olduğum halde titriyordum, fakat “O”, boyunun uzunluğuna rağmen, ayaklarının ucuna basarak doğrulur, siperlerin üzerinden düşman siperlerine bakardı. “Düşman siperlerine bakmak!” Bu hiç de kolay değildi. Düşman, ateşten göz açtırmazdı. “O”, bu “Göz açtırmayan” ateşe “Gözlerini kırpmadan” bakardı. “O”nu ben ilk defa “Korku bilmeyen adam” olarak tanıdım.
Atatürk çok iyi bir komutandı. Üstün gözlem yeteneğiyle, cephede olup biteni hemen ve herkesten önce kavrayan Atatürk, askerlik bilgisinin yüksek olmasından dolayı savaş alanlarına çok iyi derecede hâkimdi. Cephede bulunan komutanların gözleriyle göremediklerini görürdü. Kişisel bakımdan son derece dürüst olan Atatürk’ün kendi malvarlığını bile ülkesine bağışlamış olması onun dürüstlüğünün önemli bir simgesiydi. Zira Atatürk Orman Çiftliği’ni hazineye devretmişti. Atatürk okumaktan büyük keyif alıyor, müziğe ve dansa da büyük ilgi duyuyordu. Çocukluk arkadaşı Asaf İlbay’ın belirttiğine göre, Atatürk, zamanın moda danslarında oldukça yetenekliydi, çok iyi vals, polka, mazurka ve kadril yapıyordu. Oldukça sade bir hayat süren Atatürk’ün kitaplığı zengindi. Sporla da yakından ilgilenen Atatürk, bu yüzden fırsat buldukça yüzüyor ya da ata biniyordu, Zeybek oyunlarıyla ve güreş sporuyla da ilgileniyordu. Sakarya adlı atına ve köpeği Fox’a çok değer veriyordu. Rumeli türkülerine büyük ilgisi vardı. En sevdiği türkülerden bazıları; Manastır, Yemen Türküsü, İzmir’in Kavakları, Bülbülüm, Vardar Ovası, Çanakkale İçinde, Yanık Ömer, Kırmızı Gülün Alı Var, Alişimin Kaşları Kara ve Şahane Gözler Şahane’ydi.

Yazdığı birçok şiir vardı. Vatan sevgisini en güzel şekilde ifade ettiği şiirlerinden biri de Türk tarih sahnesinde büyük önemi olan oguzlara ithaf ettiği “Hakikat Nerede?” isimli şiiriydi;

Hakikat Nerede?

Gafil, hangi üç asır, hangi on asır

Tuna ezelden Türk diyarıdır.

Bilinen tarihler söylememiş bunu

Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,

Dinleyin sesini doğan tarihin,

Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak

Yalan tarihi gömüp, doğru tarihe gidin.

Asya’nın ortasında Oğuz oğulları,

Avrupa’nın Alplerinde Oğuz torunları

Doğudan çıkan biz, Batıdan yine biz

Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz

Türk sadece bir milletin adı değil,

Türk, bütün adamların birliğidir.

Ey birbirine diş bileyen yığınlar,

Ey yığın yığın insan gafletleri!

Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde,

Dünya o zaman görecek hakikat nerede,

Hakikat nerede?

Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Akşam yemeklerine devlet adamlarını, sanatçıları ve bilim adamlarını davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği’ne gider, modern tarıma geçiş yolunda yürütülen çalışmalara bizzat katılırdı. Fransızca ve Almanca biliyordu.

Atatürk, 1915–1937 yılları arasında birçok kez İstanbul’daki Pera Palas Oteli’nde konakladı. Birinci Dünya Savaşı sonunda İstanbul’un işgali sırasında Atatürk, annesinin Beşiktaş Akaretlerdeki evi işgal kuvvetlerince gözetim altında olduğu için, Pera Palas’ ın birinci katındaki 101 Numaralı odada kalıyordu. Bu odada fikir arkadaşlarıyla buluşur ve durum değerlendirmesi yaparlardı. Bu açıdan Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunun tohumları bu odada atıldı denilebilir. Bu oda 1981 yılında, dönemin Kültür Bakanı Cihat Baban’ ın büyük yardımlarıyla bir Atatürk Müzesine dönüştürüldü. Odadaki tüm eşyalar otantikti.

Atatürk’ün Özel Hayatı

11-eylul 1922’de, Türk ordusunun İzmir’e girişinin ikinci gününde Atatürk’ün şehre geldiğini duyan Latife Uşşaki, onunla tanışmak için her gün karargâha gidiyor, ancak Atatürk’le görüştürülmüyordu. Bir gün, nöbetçinin meşguliyetinden yararlanıp içeri giren Latife Hanım, Atatürk’le konuşma fırsatı bulmuştu.

O dönemde İzmir’de birçok yangın çıktığı için Atatürk’e, daha güvenli olacağını düşündüğünden, karargâhını babasının Göztepe’deki köşküne taşıması teklifinde bulundu. Uşşaki ailesi Atatürk’ü 20 gün köşklerinde ağırladı. Bu dönemde arkadaş olan Atatürk ve Latife Hanım, daha sonra da haberleşmeye devam ettiler. Ancak Latife Hanım, köşklerinde kaldığı süre içinde Atatürk’e âşık olmuştu ve bunu dolaylı olarak dile getiriyordu. Zira ortalıkta pek görünmemesine rağmen her gece Atatürk’ün yastığının üzerine kırmızı bir gül bırakıyordu.

1898 doğumlu Latife Uşşaki, İzmir’in tanınmış ailelerinden Uşakizade (sonra Uşşaklı) Muammer Bey’in kızıydı. İzmir Lisesi’ni bitirdikten sonra, Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde hukuk okumuştu. Londra’da dil öğrenimi gördükten sonra kurtulus-savasi henüz bitmeden İzmir’e ailesinin yanına dönmüştü.

Atatürk, Latife Hanım’ın eğitiminden ve zekâsından çok etkilenmişti. Ancak Atatürk’ün hayatında ona büyük bir aşkla bağlı olan Fikriye Hanım vardı. Atatürk ve Fikriye’nin yolları Zübeyde Hanım’ın ikinci evliliği nedeniyle kesişmişti. Zira Fikriye, Atatürk’ün üvey babası Ragıp Bey’in kız kardeşinin kızıydı. Yani onun üvey kuzeniydi. Atatürk yüzbaşı olduktan sonra arada sırada geldiği ailesinin evinde, Fikriye ile tanışmıştı. Fikriye ise, bir dönem Mısırlı zengin bir adamla evli kalıp boşanmış, ardından İstanbul’ a dönerek Zübeyde Hanımların evine yerleşmişti. Zübeyde Hanım, Fikriye’ yi çok sevmesine rağmen, Atatürk’ün kız kardeşi Makbule ondan hoşlanmıyordu.

Atatürk’ten sadece bir ya da iki yaş büyük olduğu tahmin edilen Fikriye Hanım, Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’ü yalnız bırakmamış, ona bakmış, Çankaya’da birlikte yaşamışlardı. Zira Kuvayi Milliye’ yi örgütlemek ve vatanı kurtarmak için çalışan Atatürk’ ün günlük işlerine yardım etmesi için güvenebileceği kadın bir yardımcıya ihtiyacı vardı. Her ne kadar yardımcısı Bekir Çavuş Atatürk’e hizmet etse de, tüm bu işlere bir kadın elinin değmesi şart olmuştu ve akla gelen en uygun isim Fikriye Hanım’dı. Ankara’ya bu amaçla çağrılan Fikriye, kısa sürede tüm Çankaya tarafından benimsenmişti. Milli mücadele döneminde sabaha kadar odasında çalışan Atatürk’ ü kahvesiz bırakmamak için ona yardımcı olan Fikriye Hanım, çok geçmeden bu karizmatik lidere aşık oldu. Salih Bozok daha sonra yazacağı kitapta Fikriye Hanım’ı, ortadan az uzun, ince, kara kaşlı ve kara gözlü, aydınlık yüzlü, güzelden çok alımlı bir hanım olarak tasvir edecekti ve onun için şunları söyleyecekti:

Şahsi kanaatim, resimlerinden gördüğüm kadarıyla oldukça güzel ve tutkulu bir kadın. Sanki içime yay veya boğa burcuymuş gibi bir his doğuyor.

Atatürk, bu dönemde Türk ordusunun İzmir’e girişinden dolayı yapılan kutlamalar için İzmir’e gittiğinde Latife Hanım’la tanışmıştı. Fikriye Hanım, gazetelerde Atatürk ve Latife Hanım’ı aynı karede gördüğünde onun için oldukça azap verici bir dönem başlamış oldu. Hem Milli Mücadele yıllarında Çankaya’da geceli gündüzlü çalışması hem de Latife Hanım’la Atatürk’ün tanışması onu çok yıpratmıştı, zira bir süre sonra verem olacaktı.

Atatürk Fikriye Hanım’ın biran önce iyileşmesini istiyordu ve onu tedavi görmesi için munih’teki bir sanatoryuma gönderdi.

Bu arada Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım da sağlık problemleri yaşıyordu. Tedavi için İzmir’e giden ve Latife Hanımların köşkünde ağırlanan Zübeyde Hanım, 14-ocak 1923’te hayata gözlerini yumdu. Annesinin ölümü üzerine İzmir’e giden Atatürk, Latife Hanım’la 29-ocak 1923’te Muammer Bey’in evinde, sade bir nikâh töreniyle evlendi. Mareşal Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir Atatürk’ün, Mustafa Abdülhalik Renda ile Salih Bozok ise Latife Hanım’ın tanıklarıydı.

Evlilik haberini Almanya’da, tedavi gördüğü sanatoryumda alan Fikriye Hanım, Münih’ten Çankaya’ya geldi. Bu zamansız dönüş oldukça acı biçimde sonuçlanacaktı. Atatürk’ü görmek için köşke geldiğinde Latife Hanım’la Atatürk kahvaltı etmekteydi. Atatürk’e Fikriye Hanım’ın köşke geldiği haberi verildi ancak Latife Hanım öfkeden çılgına dönerek Fikriye Hanım’ın köşkten kovulmasını emretti. Fikriye Hanım itiraz etmeden faytona bindi, inanılmaz derecede üzgündü. Bu yüzden kendisine hediye edilen tabancayla yolda kendisini vurdu. Ancak konuyla ilgili farklı spekülasyonlar vardı.

Fikriye’nin Atatürk’e duyduğu büyük aşk gibi, ölümü, son yolculuğuna nasıl uğurlandığı ve mezarının yeri de “sırlarla” dolu oldu. Zira ölüm nedeninin intihar olmadığını, cinayete kurban gittiğini ortaya atan görüşler vardı. Dönemin tek hastanesi olan Memleket’e yetiştirilen Fikriye’nin ölümü ile söylenenlerin hiçbiri birbirini tutmuyordu.

Fikriye Hanım’ın yeğeni Abbas Hayri Özdinçer daha sonra konuyla ilgili şu açıklamayı yapacaktı:

Anlatıldığına göre, halamı faytonun içinde sırtından vurulmuş olarak buluyorlar. Babam Enver Bey, o gün halamın ölümünden haberdar edilmiyor. Ertesi sabah sivil polisler Çankaya’dan gelen şifahi bir emirle babamı Ankara’ya götürüyorlar. Babamın ısrarlarına rağmen halamın cesedi kendisine gösterilmiyor. Mezkûr tabanca dâhil merhumenin bütün şahsi eşyalarına el konuluyor. Bunun üzerine babam bir arkadaşıyla beraber halamın o gece kaldığı hastaneyi araştırıyor. Cinayet günü halamla aynı hastanede kalan bazı hastaların isim ve adreslerini tespit ediyorlar. Bu hastalardan biri Polatlı Çoban Hüseyin’miş. Hadise günü üst kat tamamıyla boşaltılırken, onu baygın zannedip başka koğuşa nakletmişler. Babamlar bu çobanı daha sonra köyünde bulmuşlar ve o gece ne olduğunu sormuşlar. Çoban Hüseyin aynen şunu söylemiş: ‘O gece bir avrat getirdiler. Sabahlara kadar avazı dinmedi “Alçaklar, katiller, vurdular beni” diye bağırıyordu. Halam ertesi gün ölmüş.

18-temmuz 2006 tarihli Sabah Gazetesi’nde Fikriye Hanım’ın mezarının nerede olduğuna dair bir haber yer aldı. Fikriye Hanım’ın 82 yıllık “Mezar sırrını” Salih Bozok’un aile dostu olan araştırmacı Eriş Ülger açıkladı:

Fikriye’nin mezarı Köşk’e çıkarken sol tarafta, bugünkü Kuğulu Park civarında, küçük bir mezarlıkta.

Fikriye Hanım’ın ölümü Atatürk’ü derinden sarstı. Salih Bozok’ un anlattığına göre, Atatürk bir gün eşi Latife Hanım’ a yanlışlıkla “Fikriye” diye hitap etmiş, bu yüzden Atatürk ile Latife Hanım’ın arası uzun süre bozulmuştu.

Evlilikleri boyunca birçok yurt gezisinde Atatürk’e eşlik eden Latife Hanım, modern ve medeni Türk kadınının simgesi olma görevini üstlendi. Atatürk’ün isteği üzerine meclisteki oturumları izlemeye giden Latife Hanım, TBMM’ye giren ilk Türk kadını oldu. Her önemli toplantıda bulunmuş ve askeri manevralara katılmış olan, Atatürk’le en hayati konuları dahi tartışabilen Latife Hanım’a Atatürk büyük saygı duyuyordu. Ancak Latife Hanım, evlendikten sonra oldukça hırçınlaşmıştı. 2 yıl süren evlilikleri boyunca Latife Hanım hırçınlığıyla Atatürk’ü yıprattı. Evlendiklerinde Cumhuriyet henüz yeni kurulmuştu, Atatürk’ün sorumlulukları büyüktü, ancak Latife Hanım ona destek olmaktan çok sorun çıkarıyordu. Bunda genç yaşta olmasının da etkisi vardı.

Birçok şiddetli gerginlik yaşadıktan sonra Atatürk iki defa Latife Hanım’dan ayrılmak istemiş, ancak Latife Hanım, Salih Bozok’tan arabuluculuk yapmasını istemiş ve araları yumuşamış, en sonunda 1925 yazında Doğu Anadolu gezisindeki tatsız tartışmadan sonra boşanmaya karar vermişlerdi.

5-agustos 1925 tarihinde resmen ayrıldıklarında boşanma haberi radyoda yayınlanan bir hükümet bildirisi ile duyuruldu. Latife Hanım boşanmayı kabullenememiş, Atatürk’le barışıp yeniden beraber olmayı ümit etmişti.

Ölümüne kadar Atatürk’le olan evliliği hakkında konuşmayı ya da yazmayı kesinlikle kabul etmeyen Latife Hanım, 12-temmuz 1975’te İstanbul’da hayatını kaybetti ve Edirnekapı Şehitliği’ndeki aile mezarlığına gömüldü.

Atatürk’ün özel hayatıyla ilgili olarak en yakın arkadaşlarından ve aynı zamanda başyaverlerinden olan Salih Bozok, “Atatürk, Latife ve Fikriye İki Aşk Arasında” kitabını yazdı. Kitap, Atatürk’ün hayatındaki iki önemli kadın ekseninde geçen olayları anlatıyordu ve hiçbir yerde yayınlanmamış anılara, Atatürk’ün özel hayatından bilinmeyen kesitlere yer veriyordu.

İstiklal Mahkemeleri Üç Aliler Divanı’nın üyesi, Atatürk’ün silah arkadaşı ve sırdaşı Kılıç Ali’nin oğlu Altemur Kılıç kendisiyle 11-agustos 2006 tarihinde yapılan röportajda, Atatürk’ün Latife Hanım’la olan evliliği hakkında açıklamalarda bulundu. Altemur Kılıç, amcası Muzaffer Kılıç’ın Atatürk’ün yaveri; annesiyle halalarının Çankaya yıllarında Latife Hanım’ın yakın dostları olması sebebiyle tarihsel bir takım gerçeklere vakıftı.

Adı Latife Hanım Tarafından Konulan Altemur Kılıç’la Yeni Şafak Gazetesi Tarafından Yapılan Röportaj:

*Latife Hanım ile Atatürk’ün boşanma nedeniyle ilgili bizden farklı bir şey biliyor musunuz?

Atatürk başlangıçta beğenmiş Latife Hanım’ı, uyuşmuşlar. Gelecekteki aydın Türk kadınının modeli olacağını düşünmüş, bunun için evlenmek istemiş. Kadınlara laf etmek istemem ama Latife Hanım daha sonra biraz ne oldum delisi olmuş. Hırçınlaşmış. Atatürk’le mücadeleye girmiş.

*Bunlar babanızın anılarında var. Halalarınızdan ve annenizden ne duydunuz?

Şöyle derlerdi: Latife Hanım iyiydi, severdik. Ama konumunu hazmedemedi. Atatürk’e herkesin yanında “Kemal” derdi. Ayrıldıkları gün çıkan tartışma da şöyle olmuş mesela: Atatürk kapıdaki nöbetçiyle sohbete dalmış. Latife dehşetli kızmış. Bir nöbetçiyle nasıl böyle konuşur, diye. Atatürk askerdi fakat hoyrat değildi. Paris, Sofya görmüş, Fransızca bilen ince bir adamdı. Latife Hanım onu terbiye etmeye, kendine uydurmaya kalkmış.

*Atatürk’ün sofra sohbetlerinin çok uzaması ve Latife Hanım’ın bunu engellemeye çalışması da ayrılış nedeni olarak gösterilir?

Atatürk arkadaşlarıyla sohbeti severdi. Latife Hanım onu boğduğu, hoyratlık yaptığı için mutsuz oldu Atatürk.

*Atatürk’ün boşanarak arkadaşlarını eşine tercih ettiği de söylenir.

Atatürk hayat tarzının değiştirilmesinden rahatsız oldu. Latife Hanım’da istediğini bulamadı.

*Latife Hanım, Atatürk’e söz verdiği için hiç konuşmamış. Babanız da anılarında “Bildiklerim benimle mezara gidecek” diyor. Neden bu kadar ısrarla susuluyor?

Ben bunları tahmin etmiş gibi “İleride Atatürk ile ilgili dedikodular çıkaracaklar, anlatın da ben bileyim hiç olmazsa” dedim babama. Bana gözlerini açarak öyle bir baktı ki neredeyse dövecekti. “Ben” dedi “Devlet sırlarını da Atatürk’ün özel sırlarını da kimseye anlatmaya mezun değilim. Sana da anlatmam”

*Hiç mi bir şey anlatmadı?

Babam Atatürk’ün özel hayatını bilecek kadar yakınındaydı. Ama özelini, devlet sırlarını söylememesi çok normal.

*Devlet sırrı Atatürk’ün asker ve devlet adamlığıyla, diğeri Atatürk’ün insan yüzüyle ilgili. Söylediklerinizden gizlenmesi gereken bir şeylerin gizlendiğini mi anlamalıyız?

Gizlenmesi gereken bir şey değil. Herhangi bir şey. Ben en yakın arkadaşımın sırrını da açıklamam. Değil ki Atatürk gibi bir adamınkini açıklayayım. Latife Hanım’ın kasası açılsın deniyor. Biz bunca yıl sonra Atatürk’ü Latife Hanım’ın evrakından tanıyıp, onun kötü adam olduğuna karar vereceksek o başka. Niye kötü adam olsun ki! O evrak cumhuriyetin kurucusu olsa bile mutluluğu, üzüntüsü, zaafları, heyecanları, pişmanlıkları ile bir insanı tanıtacak bize. Atatürk hiçbir zaman put olmak istemedi. Anlattıklarımız kıymetli ise, işte anlatıyorum. Ama babamın dediği gibi, farklı bir bilgiyi benden istemeye kimsenin hakkı yok.

*Bu, bir şeyler bilip de gizlediğiniz anlamına mı geliyor?

(Düşünüyor.) Olabilir. Duyup bildiğim şeyler var ama prensip olarak anlatmam. Ölünceye kadar saklarım. Esrarengizlik değil bu.

*Latife Hanım’ın kasasının açılmasına niçin karşısınız?

Latife Hanım isteseydi bunu kendisi yapardı. Onun ölümüne yakın bir vakitte kimi notlarını yaktığı biliniyor. Dolayısıyla yakmadıkları görülebileceğini, bildiği, hatta görülmesini istediği şeyler olabilir. Atatürk’ü kötülemek isteyenler öküz altında buzağı arayacaklar. Başka faydası olmaz.

*Latife Hanım ayrılış nedeni olarak bir “yılan”dan bahsediyor. Babanız da Latife Hanım’ın Atatürk’ü arkadaşlarından ayırmaya çalıştığını söylüyor. Kızgınlığı fark ediliyor. Bu “yılan” babanız Kılıç Ali olabilir mi?

Değildir herhalde. Yıllar sonra Latife Hanım’a gittim sordum; babama, amcama kızgınlığınız var mı, diye. “Katiyen” dedi. Latife Hanım’ın onlara kızgınlığının nedeni şu olabilir: Fikriye Hanım Çankaya’ya gelince Latife Hanım “Kovun bu kadını” diyor. Amcam da “Hanımefendi, bu kadın zor günlerde bizim çamaşırlarımızı yıkadı, kovamam” diye dikleniyor. Bunun için babama da, amcama da kızıyor Latife Hanım.

*Bir anınızı anlatır mısınız?

Florya’daydık. Ülkü’yle denize giriyorduk. Atatürk de evin önündeki masada oturuyor. Bize seslendi “Çok kaldınız üşüdünüz, artık çıkın” dedi. Çıktık merdivenden. İkimizin de elinden tuttu. Havlularımızı verdi arkamıza. Dondurma yer misiniz, diye sordu. Frambuazlı dondurma vardı. Ne vakit frambuazlı dondurma yesem burnumun direği sızlıyor. (ağlıyor) Atatürk’ü bir daha görmedim. Arkasında ekoseli bir süveteri vardı. Saçları önüne düşmüş. Biz canı sıkkın zannettik. Meğer hastaymış. Hâlâ içim acıyor.

Çocukları çok seven Atatürk, Afet İnan, Sabiha Gökçen, Fikriye, Ülkü Adatepe, Nebile, Rukiye, Zehra ve Mustafa isimlerinde 8 çocuğu manevî evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları ise himayesine aldı. Onlara iyi bir gelecek hazırlayan Atatürk, mirasından çocuklarına da pay ayırdı.

Ülkü Adatepe, Atatürk’le aynı çatı altında tam 5 yıl yaşamıştı. Kendisiyle yapılan bir röportajda manevi babasıyla ilgili olarak çok özel açıklamalarda bulundu.

Atatürk’ün Manevi Kızı Ülkü Adatepe’yle Yapılmış Olan Röportaj

Ata’nın Fikriye ile ilişkisi gerçek bir aşktı. Bunu da herkes biliyordu, Latife Hanım çok hırçın ve sinir hastasıydı. Zübeyde Hanım da Atatürk’ün yakın çevresi de Latife Hanım’ı hiç sevmemişti…

* Annenizin-babanızın kızı olmaktan çok Atatürk’ün kızı mıydınız?

Kendimi bildiğimde Atatürk’le aynı evdeydim. Çok ilgi görüyordum. Şefkat ve sevgi seli içindeydim. Atatürk’e Atatürkçüğüm diye hitap ederdim. Ne yazık ki anılarım çok silik. Onun çalışma odasına doğru koşuşum, kucağına alıp nasihatte bulunması, eve gelen konuklar…

* Nasıl izler kaldı o günlerden size?

Onunla olunca kendimi sağlam bir kayaya yaslanmış hissederdim. Anne-baba sevgisinin ötesinde olduğunu da itiraf etmeliyim.

* Anneniz Zübeyde Hanım’ın komşusuymuş. Bu yüzden mi Atatürk’ün manevi kızı oldunuz?

Dedesi annemi Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’a emanet etmiş. Annemi Zübeyde Hanım büyütmüş. Annem küçük bir kız çocuğu olarak Atatürk’ün başını kaşırmış. Zübeyde Hanım’ın ölümünden sonra annem bir süre Ata’nın kardeşi Makbule Hanım’la kalmış. Atatürk annemi Gazi Orman Çiftliği’nde istasyon şefliği yapan Fransızca bilen Çerkez babamla evlendirmiş. Annemin hamile olduğunu duyunca da haber göndermiş.

* Evlat mı edinmek istemiş sizi?

Hayır, yalnızca şöyle demiş: “Kız ya da erkek fark etmez bu çocuğun adı Ülkü olacak.” Ben doğduğumda kendisi cumhurbaşkanıydı. 40 günlükken beni kucağını alıp sevmiş. Ben 9 aylıkken ziyarete geldiğinde çiftlikte beni görmüş. Elime saatini tutuşturmuş. Ben saati kulağıma götürüp dinlemişim. Meraklı halim onu çok etkilemiş ve benden ayrılmak istememiş. Herhalde babalık duyguları hissetti. Döndükten hemen sonra gece eve araba gönderip bizi Çankaya Köşkü’ne aldırmış.

* Neler yaşadınız Atatürk’ün ölümünden sonra?

Onun koruması, onun verdiği güç her zaman benimle birlikteydi ama çok zorluk çektim. Çünkü birden bir ilgi boşluğu oldu. Annemin, babamın dolduramayacağı bir boşluğun içine düştüm. Üsküdar Amerikan Lisesi’ne gönderdi ailem beni, Ata’nın istediği gibi bir eğitim almak için. Ancak ben bunalıma girdim. İsmet Paşa da dahil olmak üzere hiç kimse ilgilenmedi benimle. Unutuldum uzun bir süre. Bu yüzden de liseyi bitirmeden evlendim Fethi Doğançay’la. Bu bakımdan zor bir hayatım oldu, Ata’nın eğitim bakımından beklediklerini gerçekleştiremedim. Kendime geldiğimde, Ata’yı anlatmayı kendime misyon olarak üstlendim. Bunu yapmalıydım. Uzun süre kişilik bunalımı yaşadım.

* Atatürk’ün aşkları da gündemde… Zsa Zsa Gabor bile geldi diye yazanlar oldu…

Öyle. Zsa Zsa Gabor doğru değil. Birilerinin eşlerini beğenirmiş gibi sözler de söyleniyor, onlar da doğru değil. Ama sonuçta Atatürk de bir insandır, çapkın olabilir, zaten bekardı.

* Ya Fikriye Hanım…

Ona aşıktı. Hatırlamıyorum ama annem ve Sabiha Hanım anlatırdı. Fikriye Hanım, Ata’nın çevresindekilerin de beğenisini alan güzel bir kadınmış. Herkes hayranmış.

*Latife Hanım ‘first leydi’liğe daha mı uygun bulunmuş?

Şöyle anlatılmıştı bana. Zübeyde Hanım hastalandığında Ata’ya bir mektup yazarak, evlenmesini istemiş. O sırada Latife Hanım yetiştiriliş tarzı, ailesi bakımından beğenilmiş. Ancak görünen gibi olmamış.

* Yurtdışında okuyan Latife Hanım’ın neyi uymamış Ata’ya?

Bir kere Zübeyde Hanım bu mektubu yazdıktan kısa bir süre sonra fikir değiştirmiş. Ata’nın yaveriyle haber gönderip, “Sakın evlenme” demiş. Ancak o sırada Ata’nın çevresindekiler de evlilik için bastırınca evlilik gerçekleşmiş. Bana anlatılanlar Latife Hanım’ın hırçın, hırslı ve şımarık olduğu. Aileden gelen bir sinir hastalığı da varmış. Ata’nın yakın çevresindekiler onu sevmemiş. Sonuçta Ata öldükten sonra da kendini odaya kapattı. Kimseyle görüşmedi.

* Ya Fikriye Hanım’ın ölümü?

Çok acıklı. Onunla ilgili anlatılanlardan çok etkilenirim. Fikriye Hanım döndüğünde eve alınmamış. Bu Ata’nın onun gelişinden habersizliğinden kaynaklanıyor. Fikriye Hanım buna çok içerlemiş. Latife Hanım’ın, Atatürk’ün Fikriye Hanım’la ilişkisini kesmesinde büyük etkisi var. Bana kalırsa, anlatılanlardan bildiğim Fikriye ve Ata’nın ilişkisi gerçek bir aşktı. Fikriye’nin hastalandığı da doğrudur. Paris’te tedavi görmüş. Keşke Fikriye Hanım’la evlenseydi.

* Safiye Ayla’nın Köşk’e gelişini hatırlıyor musunuz?

Safiye Ayla’yı özel olarak çağırırdı. Erken yattığımda, uyandırırdı beni Ata, “Safiye Hanım geldi” derdi. O söylerdi, ben de dans ederdim.

* Safiye Ayla’nın yüzünü sakladığı, kapının, perdelerin arkasından şarkı söylediği doğru mu?

Öyle bir şey olmadı. Hatta bu dedikodu çok yayılmıştı ve Safiye Ayla, rahmetli ölmeden önce bana “Ülkücüğüm halk beni galiba gerçekten çok çirkin buluyor. Atatürk’ün bana bakamadığını düşünüyorlar” demişti.

* Çok içer miydi?

Annemin anlattıklarından biliyorum, harp zamanında içermiş. Sonuçta ülkeyi yönetiyor, devrimler yapıyor, çok özel bir insan Ata.

* Bu konular yeni yeni konuşuluyor. İçkisi, sigarası… Rahatsız oluyor musunuz?

Okullarda savaşları okutuyorlar ama bilmedikleri Atatürk’ün insan yönü. Her şeyden evvel insan o. Bu yüzden de rahatsızlık duymuyorum. Çok büyük bir asker, çok büyük bir devlet adamı, çok büyük bir devrimci. Atatürk’ün rakısından bahsediliyor. Stresini atmak için içiyormuş, muazzam sofraları filan anlatıyorlar. Onları hatırlıyorum o sofralar imtihan sofrasıydı. Fikir alışverişi yapılırdı.

* Kimler davet edilirdi, siz hatırlamasanız bile mutlaka anlatılmıştır…

Annem, Sabiha Gökçen, Afet Hanım anlatırdı bana. Gazeteciler, yakın arkadaşları gelirdi.

* Atatürk yaşasaydı ne olurdu, ne yapardı?

Atatürk şimdi olsaydı zaten böyle olmazdı. Ata’nın15 yılda yaptıklarını yıllardır yapamadılar.

* Atatürk manevi kızlarının siyasete girmemesini vasiyet etmiş. Ata neden böyle olmasını istedi?

İsminden yararlanılmasını istememiş olabilir. Çok çıkarcı olabilirdik. Ata her şeyi milletine bıraktı. 1933′te doğduğumda kanun çıkarmış, oysa her şey kız kardeşine kalabilirdi.

Atatürk’ün İlkeleri

“Atatürk’ün İlkeleri”, Türkiye Cumhuriyetinin temel prensipleridir. Atatürk’ün dünya görüşünü yansıtan ve 6 ok olarak da nitelendirilen bu ilkeler bir bütündür, birbirinden ayrı düşünülemez. Atatürk ülke yönetimindeki temel prensipleri bu 6 ilke altında toplanmıştır. Kuşkusuz Atatürk’ün ilkeleri çok daha iyi bir Türkiye Cumhuriyeti içindir.

Cumhuriyetçilik:

Çok uluslu bir imparatorluğun savaşla yıkılmasından sonra, bir milletin ayakta kalabilmesi için varını yoğunu vererek çalışmış ve savaşmış olan Atatürk, ulus devlete geçiş sürecinde Türkiye’nin ulusal kimliğini oluşturdu. Bu kimliği oluştururken, tüm vatandaşların kendi iradesiyle ülke yönetiminde etkisi olmasını gerekli gördü, halkın iradesini temel aldı. Hiç kuşkusuz bir ülkenin vatandaşları yönetimde etkin olmalıydı, sesini duyurmalıydı, kul nitelikli bir yapıda değil de yurttaş-birey olarak görülmeliydi. Atatürk bu ülkeye Cumhuriyet’i hediye ederken, sadece halkını ve vatanını düşünmüştü.

Halkçılık:

Atatürk, Cumhuriyet ilkesiyle birlikte, sosyal hayatın içinde bireylerin kendilerini özgürce ifade edebilmeleri, haklarını arayabilmeleri için kadın-erkek, genç-yaşlı tüm halka değer veren bir düşünce doğrultusunda Halkçılık ilkesine işaret etti. Halkçılık ilkesi sınıf ayrıcalıklarına ve sınıf farklılıklarına karşı olmak ve hiçbir sınıfın diğerlerinin daha üzerinde olmasını kabul etmemek demekti. Birlik fikrinin yücelten Halkçılık ilkesiyle Türkiye Cumhuriyeti ulusal bir kimlik kazandı. 1934 yılında kabul edilen bir kanun ile kadınlar seçme ve seçilme hakkını aldılar, statülerinde köklü değişiklikler oldu. Kadınları ikinci sınıf insan gören zihniyet tamamen ortadan kalktı, kadınlar sosyal hayatta yer almaya başladı. Atatürk çeşitli ortamlarda, Türkiye’nin gerçek yöneticilerinin köylüler olduğunu söylemiş ve bunu şu şekilde ifade etmişti:

Köylü Yurdun Efendisidir.

Laiklik:

İmparatorluk döneminde yobazlar ve radikal dinciler oldukça tehlikeli bir hal almışlar, bazı gruplar düşmanla işbirliği içine girmeye bile çalışmıştı. Din gibi sadece Allah ve kul arasında kalması gereken ruhani bir olguyu, devlet yönetiminde kullanmak, onu araç etmek ve küçük düşürmek demekti. Oldukça dindar bir anne tarafından yetiştirilmiş olan Atatürk, Laiklik ilkesiyle, yobazların ülke yönetiminde dini kullanmasına izin vermemiş, dini korumuştu. Bu amaçla laiklik ilkesini benimsemişti. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıyla dini çirkin amaçlarına alet eden grupların etkisi azaldı.

Milliyetçilik:

Vatan sevgisini her şeyin üstünde tutup, vatanı için cesurca savaşmış olan Atatürk’ün milliyetçiliği ırkçı bir yapıda değil, yurtseverlikle doluydu. Bugün bir bayrak altında bağımsız olarak yaşamamız, milyon askeri komuta ederek, cephelerde kahramanca savaşarak Cumhuriyet’i kuran Atatürk sayesindedir. Atatürk’ün milliyetçiliği tüm diğer ulusların bağımsızlık haklarına saygılı ve sosyal içeriklidir. Yalnızca anti – emperyalist olmayıp aynı zamanda herhangi bir sınıfın Türk toplumunu yönetmesine de karşıdır. Türk devletinin vatanı ve halkı ile bölünmez bir bütün olduğu ilkesine dayanmaktadır.

Devrimcilik:

Atatürk’ün ortaya koyduğu önemli ilkelerden birisi olan devrimcilik, işlevi kalmamış, çağın gerisindeki kavramlar ve anlayışlar yerine değişen dünyaya uygun, akılcı kavramların benimsenmesi demektir. Bu anlamda Atatürk, geleneksel kuruluşlar yerine modern kuruluşlar inşa etmiş, ülkenin geleceği için yeni yapılanmalara gitmiştir.

Devletçilik:

Atatürk, Türkiye’nin bir bütün olarak modernizasyonunun ekonomik ve teknolojik gelişmeye önemli ölçüde bağlı olduğunu ifade etmiştir. Devletçilik ilkesini, devletin, ülkenin genel ekonomik faaliyetlerinin düzenlenmesi şeklinde yorumlamış, özel sektörün girmek istemediği, yetersiz kaldığı ya da ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara girmesi konularına da değinmiştir. Devletçilik ilkesinin uygulanmasında, devlet yalnızca ekonomik faaliyetlerin temel kaynağını teşkil etmemiş, aynı zamanda ülkenin büyük sanayi kuruluşlarının da sahibi olmuştur.

Atatürk’ün İnkılâpları

Atatürk askeri bir dahi ve karizmatik bir lider olduğu gibi, aynı zamanda büyük bir reformcuydu. Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş bir ülke olması için eğitim, adalet, sosyal hayat ve ekonomi gibi bir ülkenin gelişmesinde oldukça büyük önemi olan yapıtaşlarını tümden değiştirmişti. Atatürk ülkemizin ihtiyaçlarını bilmenin yanında genç cumhuriyetin geleceğini de düşünüyordu. Dünya değişiyordu ve ilerlemenin yolu da değişmekten geçiyordu. Bu yüzden 1924 ile 1938 yılları arasında, insanlarının kurtuluşu ve hayatta kalabilmesi için yaşamsal öneme sahip olan inkılâpları hayata geçirdi. Bu inkılâplar, Türk halkı tarafından büyük bir coşku ile karşılandı. Yaptığı değişiklikler köklü oluşları ve eski sistemi düzenlemektense yerine yenisini getirmeleri nedeniyle devrim olarak da nitelendirildi. Ancak, devrim, ihtilal kavramının eş anlamlısıydı ve kanla gerçekleşen bir eylemdi. Dolayısıyla Atatürk yaptığı değişiklikler için negatif bir kavram yerine değişim anlamına gelen inkılâp kavramını seçti.

Atatürk’ün gerçekleştirdiği inkılâplar beş ana başlık altında şu şekildeydi;

Siyasal alandaki İnkılapları

•Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)

•Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)

•Halifeliğin Kaldırılması ( Mart 1924)

Toplumsal alandaki Inkılâpları

•Kadınlara ve erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)

•Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)

•Tekkelerin, zâviyelerin ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)

•Soyadı Kanunu (21 Haziran 1934)

•Lâkapların ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)

•Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerinin kabulü (1925-1931)

Hukuk alanındaki Inkılapları

•Mecellenin kaldırılması (1924-1937)

Eğitim ve Kültür Alanındaki Inkılapları

•Öğretimin Birleştirilmesi Yasası (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) (3 Mart 1924)

•Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)

•Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)

•Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)

•Güzel sanatlarda yenilikler

Ekonomi alanındaki Inkilapları

•Aşar vergisinin kaldırılması

•Çiftçinin özendirilmesi

•Örnek çiftliklerin kurulması (Atatürk Orman Çiftliği gibi)

•Sanayiyi Teşvik Kanunu’nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması

•I. ve II. 5 yıllık Kalkınma Planları’nın (1933-1938) uygulamaya konulması

•Anadolu’nun yeni yollarla donatılması

Dünyada Atatürk

Atatürk, Türkiye için çok büyük bir kahraman, eşsiz bir siyasi dehaydı. Ülkeyi gerçek anlamda kurtarmış, bağımsızlığını kazandırmış, bayrağı olan özgür bir ülke olması için hayatı pahasına savaşmıştır. Ancak Atatürk’ün büyüklüğü sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada kabul edilmiştir. Dünyanın en önemli liderleri onun dehası hakkında açıklamalarda bulunmuş, dünya basını da Atatürk’e geniş vermiştir. Tüm dünyanın birleştiği nokta ise Atatürk gibi insanların dünyaya çok zor geldiği yönündedir. İlkeleri, inkılâpları, insani yönleri, kahraman askerliği, entelektüelliği, zekası, sınır tanımayan bilgisi ve görgüsüyle Atatürk, bizim Atatürkümüz olması dışında tüm dünyaya da mal olmuş, sayısız lidere ilham vermiştir. Hakkında sayısız kitap yazılmış, konferanslar ve seminerler düzenlenmiştir.

Bugüne kadar Atatürk hakkında yazılmış en kapsamlı biyografi Kahire’deki İngiliz Büyükelçiliğinde uzun süre görev yapmış olan İngiliz yazar ve gazeteci Lord Kinross tarafından kaleme alınmış olan, “Atatürk, The Rebiryth of a Nation” (Ataturk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu)’dur. Kitabı hazırlamak için uzun süre Türkiye’de kalan ve çalışmalarını 5 yılda tamamlayan Kinross, eseri 2 cilt halinde hazırlamıştı.

Time dergisi Atatürk’le ilgili sayısız makale yayınlamış, ayrıca 24-mart 1923 ve 21-subat 1927 tarihlerinde Atatürk’ü kapak yapmıştır.

Atatürk bütün dünyanın hayran kaldığı bir kalkınmayı gerçekleştiren ilk devlet başkanı olmuştur. Yaşasaydı kuşkusuz dünya bambaşka bir yer olacaktı. Ancak o, arkasında çok daha iyi bir Türkiye bırakarak hayata gözlerini yummuş, ülkemizi, bayrağımızı bize armağan edip aramızdan ayrılmıştır.

Atatürk bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk halkına ilham veren liderliğini, modern dünyanın ileri görüşlü anlayışını ve bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesaretini hatırlatmaktadır. Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye’nin doğması, yeni Türkiye’nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan etmesi ve o zamandan beri koruması, Atatürk’ ün Türk halkının işidir. Şüphesiz ki, Türkiye’ de giriştiği derin ve geniş inkılaplar kadar bir kitlenin kendisine olan güvenini daha başarı ile gösteren bir örnek daha yoktur.

John F. KENNEDY – A.B.D Başkanı

Cihanı hayran bırakan bu Türk, Türkler’in göğsünü Türk olduklarından, tarihlerinden ve dillerinden dolayı bir daha kabartmıştır ve Türkiye’nin geleceği için, geçmiş yüzyılların toplayabildiğinden daha fazla bir kudret toplamıştır.

General Charles Sherrill, Amerika’nın eski Ankara Büyük Elçisi

Marmara kıyısındaki sıcak, toz toprak içinde, eciş bücüş yollu ikinci sınıf kıyı kasabası Mudanya’da, Batı ile Doğu karşı karşıya geldiler. İsmet Paşa ile görüşecek Müttefik generallerini taşıyan İngiliz sancak gemisi “İron Duke”nin kül rengi öldürücü kulelerine rağmen, Batılılar buraya barış dilenmeye geliyordu; yoksa barış istemeye, ya da şartlarını dikte etmeye değil… Bu görüşmeler, Avrupa’nın Asya üzerindeki egemenliğinin sonucunu gösteriyor. Çünkü Mustafa Kemal, herkesin bildiği gibi, Yunanlıları silip süpürmüştü.

Ernest Hemingway, Amerikalı Romancı – Yazar, 1922

Atatürk, şecaat ve kabiliyetin en büyük sembolüydü. O, yirminci asrın en büyük gerçeğini yaratan adamdır.

Kopenhag-Nasyonal Tidende

Dünya sahnesinden tarihin en dikkatli, çekici adamlarından biri geçti.

Atatürk’ün Özdeyişleri

Ne Mutlu Türküm Diyene!

Özgürlük ve Bağımsızlık Benim Karakterimdir.

Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman dahi durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir. Yorgunluk her insan, her mahlûk için tabii bir halettir, fakat insanda yorgunluğu yenebilecek mânevi bir kuvvet vardır ki, işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür. Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlâtları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz.

Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın gereklerine göre bilim ve teknik ve her türlü uygar buluşlardan azami derecede istifade etmek zorunludur.

Hiç bir zafer gâye değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük olan gâyeyi elde etmek için gerekir en belli başlı vasıtadır. Gâye, fikirdir.

Zafer, bir fikrin istihsâline (elde edilmesine) hizmeti nispetinde kıymet (değer) ifade eder. Bir fikrin istihsâline dayanmayan bir zafer pâyidar olamaz (yaşayamaz). O, boş bir gayrettir.

Her büyük meydan muhare-besinden, her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir âlem (dünya) doğmalıdır, doğar. Yoksa başlı başına bir zafer, boşa gitmiş bir gayret olur.

Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir fendir.

Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kaste ve fiile dayanan taassupkar hareketlerden sakınıyoruz.

Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız.

İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu “ben” kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!

Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.

Yurtta sulh, cihanda sulh.

Memleketin efendisi hakiki müstahsil olan köylüdür.

Doğruyu söylemekten korkmayınız.

Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.

Türkiye Cumhuriyeti mutlu, zengin ve muzaffer olacaktır.

Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.

Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür.

Süngülerle, silahlarla ve kanla kazandığımız askeri zaferlerden sonra, kültür, bilim, fen ve ekonomi alanlarında da zaferler kazanmaya devam edeceğiz.

Zafer, “Zafer benimdir” diyebilenindir. Başarı ise, “Başaracağım” diye başlayarak sonunda “Başardım” diyebilenindir.

Egemenlik verilmez, alınır.

Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir.

Öğretmenler: Yeni nesiller sizlerin eseri olacaktır.

Türk Milleti bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı var olmalarının yegane koşulu olarak kabul etmiş cesur insanların torunlarıdır. Bu millet hiçbir zaman hür olmadan yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.

Biz Türkler tarih boyunca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz.

Milletimiz davranışlarında ve gayretlerinde sarsılmaz bir bütünlük gösterdiği için başarılı olmuştur.

Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz.

Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millete şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.

Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar.

Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.

Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir.

Gerçi bize milliyetçi derler. Ama biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir.

Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.

Milli mücadelelere şahsî hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur.

Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.

Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.

Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır.

Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hâkim olunamaz.

Türk Milletinin istidadı ve kesin kararı medeniyet yolunda, durmadan, yılmadan ilerlemektir.

Medeni olmayan insanlar, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkûmdurlar.

Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.

Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.

Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için yeterlidir.

Biz dünya medeniyeti ailesi içinde bulunuyoruz. Medeniyetin bütün icaplarını tatbik edeceğiz.

Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.

Milletimiz her güçlük ve zorluk karşısında, durmadan ilerlemekte ve yükselmektedir. Büyük Türk Milletinin bu yoldaki hızını, her vasıtayla arttırmaya çalışmak, bizim hepimizin en kutlu vazifemizdir.

İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?

Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.

Anaların bugünkü evlatlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anaları için gerekli vasıfları taşıyan evlat yetiştirmek, evlatlarını bugünkü hayat için faal bir uzuv haline koymak pek çok yüksek vasıflar taşımalarına bağlıdır. Onun için kadınlarımız, hattâ erkeklerimizden çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar; eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa.

Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim.

Gençler cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.

Yüksek Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur.

Benim naçiz vücudum nasıl olsa bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ebediyen yaşayacaktır.

Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz… Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.

Müsbet bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan erdemli, kudretli bir nesil yetiştirmek ana siyasetimizin açık dileğidir.

Mualimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmenleri ve eğiticileri, sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle mütenasip bulunacaktır.

Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden yoksun bir millet, henüz millet namını almak istidadını keşfetmemiştir.

Dünyanın her tarafından öğretmenler insan topluluğunun en fedakâr ve muhterem unsurlarıdır.

Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki, Türk milleti, Türk sanatı, Türk iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir.

Türkiye’nin asıl sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, saadet ve servete müstahak ve layık olan köylüdür. Onun için, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iktisadi siyaseti bu aslî gayeye erişmek maksadını güder.

Ekonomik kalkınma, Türkiye’nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin belkemiğidir.

Atatürk’ün Vasiyeti

Atatürk’ün 5 Eylül 1938 günü Dolmabahçe’de düzenlediği ve İstanbul 6. Noteri İsmail Kunter’e teslim ettiği vasiyetnamesi şu şekildeydi;

Malik bulunduğum bütün nukut ve hisse senetleriyle Çankaya’daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi’ne atideki şartlarla terk ve vasiyet ediyorum:

1 – Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.

2 – Her seneki nemadan, bana nisbetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule’ye ayda bin, Afet’e 800, Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdiki yüzer lira verilecektir.

3 – Sabiha Gökçen’e bir ev de alınabilecek ayrıca para verilecektir.

4 – Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.

5 – İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç oldukları yardım yapılacaktır.

6 – Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumları’na tahsis edilecektir.

Atatürk’ün Aldığı Nişan, Madalya ve Madalyonlar

Nişan Ve Madalyalar

Sıra No Nişan ve Madalyanın Adı İhdas Eden Madeni Çapı Verildiği Tarih

1 5. Rütbeden Mecidi Niş. Padişah Abdülmecid Gümüş 55 25.12.1906

2 2. Rütbeden Mescidi Niş. Padişah Abdülmecid Ortası Altın 65 12.12.1916

3 1. Rütbeden Mescidi Niş. Padişah Abdülmecid Ortası Altın 65 16.12.1917

4 4. Rütbeden Osmani Niş. Padişah Abdülaziz Gümüş – 06.11.1912

5 3. Rütbeden Osmani Niş. Padişah Abdülaziz Gümüş – 01.02.1915

6 2. Rütbeden Osmani Niş. Padişah Abdülaziz Gümüş – 01.02.1916

7 İmtiyaz Madalyası 2. Abdülhamid Gümüş – 30.04.1915 8 İmtiyaz Madalyası 2. Abdülhamid Altın – 23.09.1917 9 Harp Madalyası 5. Mehmed Reşad Fakfon – 11.05.1918 10 Liyakat Madalyası 2. Abdülhamid Gümüş 25 01.09.1915 11 Liyakat Madalyası 2. Abdülhamid Altın 25 17.01.1916 12 İstiklal Madalyası T.B.M.M Prinç 35×40 21.11.1923 MADALYONLAR Sıra No Adı ve Veriliş Nedeni Tarihi 1 1. Ordu manevra hatırası 20.08.1937 2 2. Ordu manevra hatırası 13.10.1937 3 Ankara’ya gelişinin 18.yıl hatırası 27.12.1937 4 Müttefik ajanslar 4. Kongresi 1929 5 T.B.M.M. Rozeti – 6 Abide-i zafer hatırası 1927 7 İran Şahı’nın Türkiye’yi ziyaretleri hatırası 1934

Atatürk’ün Yazdığı Kitaplar

•Tâbiye Meselesinin Halli ve Emirlerin Sureti Tahririne Dair Nesayih

•Takımın Muharebe Talimi (Almanca’dan çeviri – 1908)

•Cumalı Ordugâhı – Süvari: Bölük, Alay, Liva Talim ve Manevraları (1909)

•Tâbiye ve Tatbikat Seyahati (1911)

•Bölüğün Muharebe Talimi (Almanca’dan çeviri – 1912)

•Zabit ve Kumandan ile Hasbihal (1918)

•Nutuk (1927)

•Vatandaş İçin Medeni Bilgiler (1930)

•Geometri (1937)

Atatürk’ün Kurduğu Kurumlar

Anadolu Ajansı

Ankara Hukuk Fakültesi

Ankara Orman Çiftliği

Bursa Merinos Halı Fabrikası

Çocuk Esirgeme Kurumu

Demiryolları ve Limanlar Genel Müdürlüğü

Devlet Hava Yolları

Devlet İstatistik Enstitüsü

Elektrik İşleri Etüt İdaresi

Etibank

Halkevleri

İşbankası

Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA)

Merkez Bankası

Merkez Hıfzısıha Enstitüsü

Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı

Sanayi ve Maadin Bankası

Sümerbank

Türk Dil Kurumu

Türk Kuşu

Türk Tarih Kurumu

Türkiye Cumuriyeti Ziraat Bankası

Türkiye Şeker Fabrikaları

Uluslararası İzmir Fuarı

Ziraat Okulları ve Yüksek Ziraat Enstitüsü

http://www.ataturk.net/kronoloji/1881.html http://www.ataturk.com/content/view/24/43/ http://www.mkutup.gov.tr/ata-tur.html http://tr.wikipedia.org/wiki/Atat%C3%BCrk http://www.ataturkiye.com/icindekiler.html http://www.meb.gov.tr/belirligunler/ataturk/ata.html http://www.devletim.com/mustafa_kemal_ataturk.asp http://www.mkemalataturk.com/tr/dogdu.html http://www.ataturksitesi.com/default2.asp http://www.onderataturk.com/olumu.html http://www.tekadamdevrimi.com/ http://www.kemalist.org/ Emre Kongar, “Devrim Tarihi ve Toplumbilim Açısından Atatürk” Prof. Dr. Abdurrahman Çaycı, “ Milli Bağımsızlık ve Çağdaşlaşma Önderi Gazi Mustafa Kemal

Şiirleri

Hakikat Nerede?

Gafil, hangi üç asır, hangi on asır
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarihler söylememiş bunu
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karatıda şafak
Yalan tarihi gömüp, doğru tarihe gidin.

Asya’nın ortasında Oğuz oğulları,
Avrupa’nın Alplerinde Oğuz torunları
Doğudan çıkan biz
Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz
Türk sadece bir milletin adı değil,
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar,
Ey yığın yığın insan gafletleri
Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde,
Hakikat nerede?

Gençliğe Hitabe

Ey Türk gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı! İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

Mustafa Kemal ATATÜRK

Sözleri

* Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz.

* Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz.

* Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millete şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.

* Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar.

* Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.

* Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir.

* Gerçi bize milliyetçi derler. Ama, biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir.

* Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.

* Milli mücadelelere şahsî hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur.

* Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.

* Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.

* Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır.

* Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.

* Türk Milletinin istidadı ve kesin kararı medeniyet yolunda, durmadan, yılmadan ilerlemektir.

* Medeni olmayan insanlar, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkumdurlar.

* Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.

* Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.

* Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için yeterlidir.

* Biz dünya medeniyeti ailesi içinde bulunuyoruz. Medeniyetin bütün icaplarını tatbik edeceğiz.

* Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.

* Milletimiz her güçlük ve zorluk karşısında, durmadan ilerlemekte ve yükselmektedir. Büyük Türk Milletinin bu yoldaki hızını, her vasıtayla arttırmaya çalışmak, bizim hepimizin en kutlu vazifemizdir.

* İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?

* Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.

* Anaların bugünkü evlatlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anaları için gerekli vasıfları taşıyan evlat yetiştirmek, evlatlarını bugünkü hayat için faal bir uzuv haline koymak pek çok yüksek vasıflar taşımalarına bağlıdır. Onun için kadınlarımız, hattâ erkeklerimizden çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar; eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa.

* Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim.

* Gençler cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.

* Yüksek Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur.

* Benim naçiz vücudum nasıl olsa bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ebediyen yaşayacaktır.

* Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz… Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

* Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.

* Müsbet bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan erdemli, kudretli bir nesil yetiştirmek ana siyasetimizin açık dileğidir.

* Mualimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmenleri ve eğiticileri, sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle mütenasip bulunacaktır.

* Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden yoksun bir millet, henüz millet namını almak istidadını keşfetmemiştir.

* Dünyanın her tarafından öğretmenler insan topluluğunun en fedakâr ve muhterem unsurlarıdır.

* Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki, Türk milleti, Türk sanatı, Türk iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir.

* Türkiye’nin asıl sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, saadet ve servete müstahak ve layık olan köylüdür. Onun için, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iktisadi siyaseti bu aslî gayeye erişmek maksadını güder.

* Ekonomik kalkınma, Türkiye’nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin belkemiğidir.

Makale Nedir ve Makale Özellikleri hakkında Bilgiler

Yazan: Kadir 23 Ocak 2010 Cumartesi  
Kategori: Ders Notları

Makale Nedir?

Makale, herhangi bir konuda bilgi, düşünce ve görüşlerinizi yazıya aktarmak demektir. Aklınıza gelebilecek her konuda makale yazılabilir; arkadaşlık, teknoloji, msn, web tasarım, spor, tarih, eğitim, eğlence, arama motorları, güncel olaylar…

Makale her konuda yazılabilir ama herkes makale yazamaz. Bunu şöyle de söyleyebiliriz: Herkes iyi makale yazamaz. Peki iyi bir makale yazabilmek için neler gerekir? Makalenin özellikleri nelerdir?
Makale Nedir? adlı makalemizde makalenin tanımıyla ilgili ayrıntılı bilgiyi bulabilirsiniz.

Makale Özellikleri :

* Makalenin amacı hangi konuda olursa olsun “bilgi vermek”tir

* Makale sade ve herkes tarafından anlaşılır olmalıdır Makale her konuda yazılabilir

* Makale genellikle kısa ve öz yazılardır

* Makale de öne sürülen bilgi, düşünce ve görüş açıklanır

* Makalede açıklanan konuyla ilgisi olmayan hiçbir cümleye yer verilmemelidir.

* Makale dergi, gazete ve uygun içerikli sitelerde yayımlanır

* Makale içeriği özgün olmalıdır, orijinal olmalıdır.

* Tek bir konuyu ele almalı ve o konu hakkında derinlemesine bilgi vermelidir

* Makale başlığı konuyu tam anlamıyla açıklayıcı nitelikte olmalıdır.

Makaleler için kullanılan genel tabir kısa olmaları yönündedir. Ancak bu tamamen yanlıştır. İyi bir makale kısa olmaktan çok, ele alınan konuyu en iyi şekilde açıklayıcı nitelikte olmalıdır. Bu da kanımca makalenin uzun olmasını gerektirir. Makalede ele alınan konuyu bütün yönleriyle açıklamak, kendi görüşlerinizi örneklerle belirtmek, açık ve öz bir anlatım tarzıyla yazmak gerekir ki bu sayede makaleyi okuyan kişi birçok farklı açıdan konuyu değerlendirebilsin ve yazarın düşüncelerini paylaşabilsin.

Makalenin uzun olması gerekir düşüncesiyle konuyla alakasız cümleler asla kurulmamalıdır. Makale, öz, özgün ve geniş kapsamlı olmalıdır. İyi bir içerik, yalın bir anlatım, kapsamlı bir çalışma yaparsanız eğer işte gerçek makale odur.

Makale, Tanzimat döneminde Batı’dan alınan ve gazetecilikle birlikte yaygınlaşan bir türdür. Şuan itibariyle gerek sosyal yaşantımızda, gerekse internet dünyasında sürekli değişen, gelişen ve yaygınlaşan dinamik bir yapıya sahiptir.

İyi makale yazmanın bir sırrı daha vardır ve bu sır bir makale için olmazsa olmaz değerindedir. Bu sır aynen “cefa çekmeden, sefa sürülmez” atasözünü andırır. İyi ve kaliteli bir makale yazabilmek için, çok emek vermek gerekir. Her kelimenin üzerinde düşünmek gerekir. Zamanınızı, aklınızı, emeğinizi bu işe vermeniz gerekir. Kısaca bu işe gönül vermeniz gerekir.

Bir şairin hikayesi vardır bilmem bilirmisiniz! Şair şiirini yazar ama bir türlü son noktayı koyamaz. Bir yerinde bir eksiklik olduğunu düşünür. Kararsız kalır. Bir kelimeye takılır. Değiştirir olmaz, kaldırır olmaz. Akşama kadar devam eder bu. Arkadaşıyla konuşurken arkadaşı sorar ne yaptın bütün gün? Şairimiz cevap verir “akşama kadar bir kelime üzerinde düşündüm, bir türlü uygun kelimeyi bulamadım, bende kelimeyi kaldırdım, onun yerine bir virgül koydum” diye cevap verir. Olayı tam hatırlamıyorum hatırlayan varsa ve olayın tamamını anlatırsa yorum ya da iletişimden sevinirim. Makaleye de eklerim.

Sonuç itibariyle makale yazmakta, bu şairimizin şiir yazması gibidir. Emek ister, zaman ister… her şeyden önemlisi gönül vermeni ister.

Access Veritabanı Programcılığı Ders Notları

Yazan: Kadir 23 Ocak 2010 Cumartesi  
Kategori: Ders Notları

MEGEP (Mesleki Eğitim ve Öğretim Sisteminin Güçlendirilmesi Projesi)
Bilişim Teknolojileri – Veritabanı Programcılığı
Veritabanı İle İlgili Ders Notları ve Konu Anlatımları

İçerdiği Konular:

1- Veritabanında Planlama
2- Veritabanında Tablolar
3- Veritabanında Sorgular
4- Veritabanında Formlar Ve Raporlar
5- Veritabanında Makrolar
6- Veritabanında Kaynak Dosyalar
7- Veritabanında Güvenlik
8- Ağ Veritabanı Kurulumu
9- Ağ Veritabanı Planlama
10- T-Sql
11- Veri Bütünlüğü
12- Veritabanı Yönetimi
13- Veritabanı Yardımcı İşlemleri
14- Access Anlatımı (Sunu)
15- Access ile ilgili notlar
16- Konularla ilgili iki adet sınav

Osmanlı Devleti’nin 1.Birinci Dünya Savaşında Savaştığı Cepheler ve Savaşın Sonuçları

Yazan: Kadir 22 Ocak 2010 Cuma  
Kategori: Ders Notları

Osmanlı Devleti’nin 1.Birinci Dünya Savaşında Savaştığı Cepheler ve Savaşın Sonuçları

OSMANLI DEVLETİNİN SAVAŞTIĞI CEPHELER

Kendi toprakları üzerindeki cepheler :

Taarruz Cepheleri :

* Kafkas
* Kanal

Savunma Cepheleri :

* Çanakkale
* Irak
* Suriye -Filistin
* Hicaz – Yemen

Müttefiklerine yardım için savaştığı cepheler :

* Romanya
* Makedonya
* Galiçya

Kafkas Cephesi :
Doğu Cephesinde askerî harekât, 1 Kasım 1914 günü Rus Ordusunun sınırı geçmesiyle başladı. Bu cephede, Osmanlı devletinin 3. Ordusu bulunuyordu. 21 Kasım’da sınırı geçerek Erzurum istikametinde ilerleyen Rus kuvvetleri, önce Köprüköy ve ardından da Azap muharebelerini kaybederek geri çekilmek zorunda kaldı. Ancak Türk Ordusu da ağır zayiat verdiği için geri çekilen düşman takip edilemedi; daha elverişli bir arazide toplanmak, takviye kuvvetlerinin gelmesini beklemek ve yeni bir Rus taarruzunu karşılamaya hazır olmak amacı ile geri çekildi.
Avrupa’da savaşın mevzî harbine dönüşmesi ve Galiçya’da Avusturya’lıların Ruslar karşısında zor durumda kalmaları üzerine; Harbiye Nazırı ve Türk Başkomutan Vekili Enver Paşa, doğu cephesinde Rus kuvvetlerinin imhasını hedef alan büyük ölçüde kuşatıcı bir taarruza karar verdi. Bu amaçla 14 Aralık 1914’te Erzurum’a geldi. Taarruz için mevsimin uygun olmadığını ve bu nedenle bahara bırakılmasını isteyen 3 Ordu Komutanını görevden aldı. Ordu komutanlığını kendisi üstlendi. Savaş plânı, düşmanın cepheden ve yanlardan kuşatılarak imha edilmesi esasına dayanıyordu.
Tamamen karla örtülü çok yüksek dağlık ve yolsuz bir arazide, o günün şartları altında kış donatımından yoksun yaya ve atlı birliklerle yapılan bu hareket çok riskli idi. Nitekim Türk Kuvvetlerinin büyük bir kısmı donarak öldü. Sarıkamış’a girebilen çok az sayıda bir kuvvet de Ruslar tarafından geri atıldı. 3. Türk Ordusu tamamen elden çıktı. Bu savaşta Türklerden 60.000 asker kaybedilmiş, çok sayıda da esir verilmişti. Bu başarısızlık üzerine Doğu Anadolu’nun kapıları Rus ordularına açılmış oldu.
1915 Nisan sonlarında Rus ordusu tekrar taarruza geçti. Bu arada, Van bölgesindeki Ermeniler de ayaklanarak Türk ordusunu arkadan vurmaya başladılar. Bu durumda Osmanlı Devleti, Ermeni azınlığı, çıkartılan “Tehcir Kanunu” ile başka yerlere göç ettirerek buradaki Türk kuvvetlerinin arkasını sağlama almaya çalıştı.
1915 yılı sonunda doğudaki kuvvetlerinin sayısını 700.000’e çıkaran Ruslar karşı taarruza geçtiler ve Erzurum, Muş Rusların eline geçti. 1916 ve 1917 yıllarında cereyan eden savaşlar sonunda Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmını işgal ettiler. Ruslar, Trabzon ve Erzincan’ı aldılar. 1917 Mart’ında başlayan Rus İhtilâli, cephedeki Rus kuvvetlerini de etkilemişti. Ekim 1917’de gerçekleştirdikleri bir ihtilalle Rusya’da Çarlık rejimini yıkarak yönetimi ele geçiren Bolşevikler, savaştan çekilme kararı aldılar. Bunun üzerine, 16 Aralık 1917’de Ruslarla Erzincan Mütarekesi yapıldı. Bu mütarekeden sonra Rus kuvvetleri Doğu Anadolu’yu boşaltmaya başladılar. Rusların boşalttığı bu toprakları bu kez Ermeni birlikleri istila etti. Ermenilerin bölgedeki Türkleri toplu katliamlarla yok etmeye başlamaları üzerine; Şubat 1918’de başlarında ileri harekata geçen Türk ordusu, bütün Doğu Anadolu’yu istiladan kurtardı.
Sovyetlerle 3 Mart 1918’de yapılan Brest Litovsk Antlaşmasıyla Kars, Ardahan ve Batum vilayetleri Osmanlı Devleti’ne geri verildi. Bölgedeki Türk kuvvetleri Azerbaycan içlerinde Bakü’ye ve Hazar Denizi kıyılarına, İran içlerinde ise Tebriz’e kadar olan geniş bir sahayı ele geçirdi. Ancak, Mondros Mütarekesi’nden sonra, galip devletlerin baskısı üzerine, Türk Ordusu harbin başladığı yere 1914 hududuna çekildi ve İstiklâl Harbinin Doğu Cephesi de tekrar bu huduttan başladı.

Not : İngiltere tepki olarak Çanakkale ve Irak cephelerini açmıştır.

Çanakkale Cephesi (18 Mart 1915) :

Çanakkale’de cereyan eden muharebeler, I. Dünya Savaşı’nın akışını değiştirmiş, sonucunu etkilemiş olduğu için ayrı bir önem taşır. Çanakkale geçilebilseydi; Rusya’daki büyük insan kaynağı İtilâf devletlerinin silah ve malzeme fazlasıyla donatılacak, Rus ordusunun taarruz gücü artırılacak, büyük bir ihtimalle savaş daha çabuk bitecek, Rusya’da ihtilâl ortamı meydana gelmeyecekti. Dolayısıyla da Rusya savaştan yenik olarak erken ayrılmak zorunda kalmayacaktı.
Türk Ordusu, Çanakkale’de kendisinden özellikle ateş gücü bakımından üstün kuvvetlerin denizden ve karadan yaptıkları saldırılara dokuz ay süreyle, ağır kayıplar pahasına mukavemet etmiş ve nihayet saldırganların cepheyi boşaltıp gitmesiyle hak ettiği zaferi kazanmıştı.
Çanakkale Cephesi’nin açılmasına gerçi Rusların isteği üzerine karar verilmiştir, ama burada bir cephe açılması çok daha önce düşünülmüştü. Balkan savaşında ele geçirdiği Ege adalarını sağlama bağlamak ve Türkleri Ege Denizinden uzaklaştırmak isteyen Yunanistan, 19 Ağustos 1914’de Osmanlı Devleti’nin henüz tarafsız bulunduğu günlerde, İngiltere’ye müracaat ederek Çanakkale’de bir cephe açılmasını önermişti. O tarihte İngiltere, böyle bir hareketin Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesini hızlandıracağı endişesiyle bu öneriyi reddetmişti.
Türkiye savaşa girdikten sonra Kasım 1914’te İngiliz Bahriye Nazırı Churchill ve Amiral Fisher, Türk kuvvetlerinin Süveyş’e saldırmalarını önlemek amacı ile Gelibolu Yarımadasına bir çıkarma yapılmasını önermişlerdi. Fakat İngiliz savaş kabinesi bu öneriyi kabul etmemişti.
Nihayet, l915 yılı başında Avrupa’daki savaş mevzî harbine dönüşünce İngilizler, bütün kuvvetlerini Batı Cephesine yığmaktansa Çanakkale ya da Balkanlarda ikinci bir cephe açarak harbi hareket harbine çevirmeyi ciddî olarak düşünmeye başladılar. Böylece Rusya’ya lojistik destek sağlanabileceği gibi; Osmanlı başkentinin ele geçirilmesiyle Osmanlı Devleti de Alman ittifakından ayrılma mecburiyetinde bırakılacaktı. Ayrıca, kararsız durumda olan Bulgaristan’ın Merkezi Devletlere katılması da önlenecektir.
Bu arada, Türklerin Süveyş Kanalına yaptıkları taarruz başarısızlıkla sonuçlanıp, Mısır’da bulunan kuvvetlerin bir kısmının Çanakkale’ye aktarılması imkânı da ortaya çıkınca; Boğazın önce donanmayla geçilmesine ve donanma Marmara’ya girdikten sonra arkadan yetişecek kuvvetlerin boğazların ve İstanbul’un işgalinde kullanılmasına karar verildi

* Deniz Harekatı

İtilâf devletleri, Çanakkale harekatına 12’si İngiliz, 4’ü Fransız olmak üzere 16 Muharebe gemisi, 6 muhrip, 14 mayın arama tarama gemisi ve 1 uçak ana gemisi ayırmışlardı. Ayrıca, 4 hafif kruvazörle 16 muhribin, 5 İngiliz, 2 Fransız denizaltısının, altı deniz uçağı taşıyan uçak ana gemisinin de bu harekata katılmasını kararlaştırmışlardı.
Çanakkale Boğazı’ndaki Türk savunma tertibinin belkemiğini Müstahkem Mevki teşkil ediyordu. Mart 1915 başlarında Çanakkale Müstahkem Mevki emrinde 27 batarya halinde teşkilatlanmış çeşitli çapta 104 top ve bir de mayın grubu vardı. Topların bir kısmı savaş gemilerinden çıkarılmış gemi toplarıydı.
İtilaf Devletlerinin, Çanakkale Cephesi’ne ayırdıkları kara kuvvetlerinin gücü, iki tümenli bir ANZAK Kolordusuyla, iki İngiliz ve bir Fransız tümeni ve iki deniz piyade taburuydu. İtilâf devletleri daha sonra on piyade tümeniyle bir Hint tugayını bu cephede birbiri ardına muharebeye sokmuşlardır.
İtilâf Devletleri Donanması’nın Boğazlara yönelik ilk hareketi 19 şubat günü başlayan, Boğazların girişindeki müstahkem mevkilerin bombardımanı olmuştur. 25 Şubat’a kadar aralıklı devam eden bombardımanla bu bölgedeki Türk savunma bataryaları susturulmuştu. İtilâf Devletleri mayın aramatarama gemilerinin, Boğazların girişindeki tüm mayınları temizlediklerini düşündüklerinden, 18 Mart 1915’ de Müttefik Donanması’nın boğazları zorlayarak geçmesi kararını almışlardı. Müttefik Donanması’nın taarruzu 18 Mart günü başladı. Ancak, müttefik mayın arama-tarama gemileri, Türk mayın gemisi Nusret’in 8 Mart’ta döktüğü mayınları farkedememişti.
Durgun ve güzel bir havada Boğaza giren Müttefik Donanması’ndan ilk isabeti “Gaulois” isimli gemi aldı ve sulara gömüldü. Daha sonra Fransızların Suffren gemisi birkaç isabet aldı. Öğleden sonra ise, Fransız muharebe gemisi Bauvet aldığı isabetlerle birkaç dakikada battı. Bir süre sonra da İngilizlerin İrresistable gemisi etkisiz hale getirildi. Ona yardım için giden Ocean isimli gemi de savaş dışı kaldı. Her iki gemi de, açılan topçu ateşleriyle batırıldı. Türk topçusunun isabetli atışları düşman gemileri üzerinde büyük tahribat yapmış ve mayınlar son darbeyi vurmuştur.
Saat 18.00’de Müttefik Donanması’nın Boğazı terk etmesiyle, tarihin bu büyük “Boğaz Muharebesi” Türklerin kesin zaferiyle sonuçlandı. Yaklaşık 7 saat devam eden çok şiddetli ateş muharebesi sırasında Müttefik Donanması tonlarca mermi yağdırmıştır. Sadece İngiliz gemileri tarafından toplam 3344 top mermisi atılmıştır. Bunca ateşe rağmen, Türk kuvvetlerin zayiatı 24 şehit 43 yaralıdır. Dört ağır top harap olmuş, üç top hasara uğramış, bir cephanelik infilak etmiştir. Müttefik Donanması’na gelince; üç muharebe gemisi (İrresistable, Ocean, Bauvet) batmış, iki muharebe gemisi ve bir muharebe kruvazörü (İnflexible, Gaulois, Suffren) ağır yaralanmıştı. İnsan zayiatı ise, çoğu ölü olmak üzere 800 kişiyi aşmıştır.
Bu büyük mağlubiyet üzerine Müttefikler, Boğazı donanmayla zorlayarak geçme umutlarını tamamen yitirmiş oldular.

* Kara Harekâtı

18 Mart yenilgisinden sonra müttefikler, karaya asker çıkarmak suretiyle Gelibolu Yarımadasını ele geçirmeye karar verdiler. Bu suretle, Boğazlardaki tahkimatı arkadan vurarak açabileceklerini sanıyorlardı.
Müttefik çıkarması 25 Nisan 1915 sabahı başladı. Müttefikler Saros Körfezi ve Anadolu kıyılarına yaptıkları sahte çıkarma hareketlerinde başarılı olmuşlar ve Alman komutanın dikkatini o bölge üzerine toplamışlardı. Müttefiklerin esas çıkarma yaptıkları bölgeler, Seddülbahir ve Arı Burnu idi.
Seddülbahir bölgesine çıkarma yapan İngiliz kuvvetlerine karşı, bu bölgeyi korumakla görevli bir Türk piyade taburu çok büyük bir başarı kazandı ve kıyıya çıkan düşmanlar iç kısımlara sokulmadılar. Arı Burnu’na çıkan ANZAK Kolordusu’na karşı savaşan Türk piyade bölüğü, burayı kahramanca savundu ama kendisi de tamamen eridi. Bigalı’da 5. Ordu’nun ihtiyat birliği olarak beklemekte olan Kur. Yarbay Mustafa Kemal’in kuvvetleri bu bölgeye çağrılmıştı. Kendi inisiyatifiyle aldığı kararla, bir alayını (57. Alay) çıkarma yapan düşmanların üzerine gönderen Yarbay Mustafa Kemal, kahraman 57. Alay’ıyla Kocaçimen tepesi üzerinden düşmana yaptırdığı taarruzda başarılı oldu ve düşman saldırıları durdurulduğu gibi, geri çekilmeye de zorlandı. Aynı gün öğleden sonra, 19. Tümenin diğer alayları da muharebelere katılınca Arı Burnu’na çıkan düşman kuvvetlerinin ilerlemeleri tamamen durduruldu.
Bundan sonraki günlerde ve aylarda Müttefikler, Çanakkale’deki Türk kuvvetlerini imha ederek Boğazı açmak, Türkler de Boğazı savunmak ve düşmanı denize dökmek amacıyla gittikçe artan bir gayretle savaştılar, çok kanlı muharebeler cereyan etti. Savaş bir süre sonra bir mevzi harbine dönüştü.
7-8 Ağustos 1915’de Müttefik Kuvvetleri Kumandanı General Hamilton, emrine verilen dört tümenli 9. İngiliz Kolordusu’yla Anafartalar bölgesine bir çıkarma yaptıysa da Anafartalar Grup Kumandanı Albay Mustafa Kemal’in (Atatürk) komutasındaki Türk birliklerinin 9 ve 10 Ağustos günleri yaptığı karşı taarruzlar sonucunda bu çıkarma hareketi de durdurulmuş ve büyük başarılar kazanılmıştır. Bu başarısızlık üzerine İngiliz General Hamilton görevinden alınmıştı.
Kasım ayında İngiliz Savaş Bakanı Lord Kiçner, Çanakkale’ye geldi ve cepheleri gezdi. Bu sırada, Sırbistan yolu açılıp Almanya’dan ağır silahlar gelmeye başlamıştı. İşte İngilizler, Türk kuvvetleri önünde duramayacaklarını da anladıklarından işgallerini kaldırılarak, müttefik kuvvetlerin tahliyelerine karar verdiler. Bu nedenle İngilizler, önce Anafartalar ve Arı Burnu, daha sonra da Seddülbahir bölgelerini boşalttılar ve kuvvetlerini geri çektiler.
Böylece, 18 Mart Deniz Zaferi’nden sonra yaklaşık altı aydan fazla sürmüş olan Çanakkale Cephesi’ndeki kara savaşları da Türklerin zaferiyle sona erdi.
Osmanlı Genelkurmayı, Çanakkale’deki Türk zayiatını 55.000 şehit, 100.000 yaralı, 10.000 kayıp, 21.000 hastalıktan ölüm, 64.000 hasta olmak üzere 250.000 kişi olarak göstermektedir.
İngilizler ise 43.000 ölü, 72.000 yaralı, 90.000 hasta olmak üzere 205 000; Fransızlar ise toplam 47.000 kişilik zayiat vermişlerdir.
Çanakkale savaşları Türk Milleti’nin tarihine altın harflerle yazılmış büyük bir zaferdir. Bu zafer, en rütbelisinden en kıdemsizine kadar Türk askerinin kanıyla, canıyla kazandığı, her anı kahramanlıklarla dolu bir abidedir. Vatan sevgisinin, iman gücünün çelikleştiği ve adeta etten bir duvar örülerek “Çanakkale Geçilemez” dedirten Mehmetçiğin zaferidir.
Bu zaferin bir çok önemli sonucu vardır. Ama hiç şüphesiz ki, gelecekteki “Türk Milli Mücadelesi”nin önderi ve komutanı olacak olan Mustafa Kemal Paşa’yı ortaya çıkarmasıdır. Çanakkale Savaşları’nda büyük askerî başarılar kazanıp, haklı olarak “Anafartalar Kahramanı” adıyla anılacak olan Mustafa Kemal Paşa, bu savaşların sonunda ordu, kamuoyu ve basının yakından tanıdığı bir isim olacaktır.
Çanakkale Muharebeleri’nin diğer sonuçları da kısaca şöyledir:
1. Çanakkale geçilememiş ve müttefikler Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakamamışlardı. Bu durum savaşı en az iki yıl uzatmıştır.
2. Balkan Savaşı esnasında perişan bir vaziyette gördükleri Türk ordusunu küçümseyen, Türklerin artık bittiklerini ve yok olacaklarını düşünen müttefikler, beklemedikleri ağır bir yenilgiye uğramışlardı.
3. Türk vatanı ve başkenti İstanbul, erken gelecek olan bir istila ve işgalden kurtulmuştu.
4. Boğazları geçemeyen müttefikler, Rusya’ya silah yardımında bulunamadıkları gibi, Rusya’dan sağlayacakları tarım ürünlerini Avrupa’ya götürememişler ve Avrupa’daki açlığı ve sefaleti önleyememişlerdir.
5. 1917 ‘de Rusya’da ihtilâl çıkınca, boğazlar kapalı olduğundan İngiltere ve Fransa müttefikleri Çar’a yardım yapamamışlar ve Çarlık Rusya devleti yıkılmıştır.
6. Büyük ölçüde kendi imkanlarımızla kazandığımız bu zafer, on binlerce kaybımıza neden olsa da Türk kamuoyu ve Türk kuvvetleri için büyük bir moral kaynağı olmuştur.

Sina-Filistin-Suriye Cephesi
Süveyş Kanalı, Alman Başkomutanlığının harekât planlarındaki önemli hedeflerden biriydi. Almanlar, kanalı ele geçirmek suretiyle İngiltere’nin Hindistan’la irtibatını kesmek ve böylece İngilizlerin Hindistan’dan getirecekleri askerlerle Avrupa Cephesini takviye etmesine engel olmak istiyorlardı. Türkler de Mısır’ı tekrar etkileri altına almak suretiyle, İslâm alemindeki saygınlıklarını artıracaklarını umuyorlardı. Fakat Kanal’a taarruz edebilmeleri için 200 km. genişliğindeki Sina çölünü aşmak gerekiyordu. Bunun için, çok kuvvetli ve düzenli lojistik desteğe ihtiyaç vardı. Ancak, Türk ordusunun en zayıf olduğu noktaların başında da bu lojistik destek konusu gelmekteydi. Bu olumsuzluğa rağmen, bu cephede I. ve II. Kanal Harekâtı yapılmıştı.
I. ve II. Kanal harekatındaki başarısızlıktan sonra, İngilizler çölü geçerek Sina Yarımadasını tamamen ele geçirmek istediler. 22 Aralık 1916’da Elariş’i ele geçirdiler. Buradaki Türk birlikleri Gazze-Şeria-Birüssebi hattına çekilerek savunma için hazırlık yapmaya başladılar. Diğer taraftan, İngilizlerin teşvikiyle 5 Haziran 1916’da başlayan Arap ayaklanması, Sina yarımadası tarafımızdan boşaltıldıktan sonra daha da genişledi.
İngilizler Gazze’yi ele geçirmek için Mart 1917’de taarruz ettiler. Kendilerinden çok üstün olan İngiliz kuvvetlerine karşı Gazze’yi savunmakla görevli Türk birlikleri üstün bir savunma örneği verdiler ve İngilizler geri çekilmek zorunda kaldılar. Nisan 1917’de bu kez donanmalarının desteğiyle tekrar saldırıya geçen İngilizler II. Gazze Muharebeleri’nde de başarılı olamadılar.
Bu arada Gazze muharebelerinden kısa bir süre önce Bağdat İngilizler tarafından işgal edilmişti. Bu durum Arap ve İslâm aleminde çok kötü bir etki yapmıştı. Türkler ve Almanlar prestij kaybederken, İngilizlerin bölgedeki etkinliklerini artırmıştı. Bağdat’ın geri alınması amacıyla Galiçya, Makedonya ve Romanya’dan anayurda dönen birlikler ve yeni kurulan tümenlerden yararlanarak Halep’te 7. Türk Ordusu’nun kurulmasına karar verilmiş ve Irak’ta ki 6. Türk Ordusu’yla bu yeni kurulan 7. Ordu’nun birleştirilerek Yıldırım Ordular Grubu adıyla bir ordu grubu oluşturulmuş ve komutanlığına General Von Falkenhayn atanmıştı
31 Ekim 1917’de taarruza geçen İngiliz kuvvetleri ile Gazze-Birüssebi Meydan Muharebesi yapıldı. İngilizler Türk mevzilerini yararak kuvvetlerimizi Kudüs-Yafa hattına kadar geri çekilmeye zorladılar. Bilahare Kudüs İngilizlerin eline geçti. Bu başarısızlık üzerine, Yıldırım Ordular Grubu komutanı değişti ve bu göreve Liman Von Sanders Paşa atandı. Türk kuvvetleri yeniden teşkilatlandırıldı. 19 Eylül 1918’de büyük kuvvetlerle üç koldan taarruza geçen İngilizler Nablus Meydan Muharebesi’ni kazandılar ve cephemizi yardılar.
7. Ordu komutanı olan Mustafa Kemal Paşa, İngiliz süvarilerini Bisan’da durdurmayı başardı. Böylece, Türk kuvvetlerinin Şeria Nehri’nin doğusuna geçişini güvence altına aldı. Çekilme 10 Ekim 1918’e kadar devam etti. Bu arada Ekim başlarında Şam da düştü ve İngilizlerin eline geçti. Bu yenilgi üzerine Yıldırım Ordular Grubu Kumandanı Liman Von Sanders Paşa, komutayı Mustafa Kemal’e bırakarak karargahıyla Adana’ya çekildi. 25 Ekim’de Halep, İngiliz ve Arap kuvvetlerinin eline geçti. Mustafa Kemal Paşa, emrindeki kuvvetlerle İskenderun-Cerablus mevziinde İngiliz taarruzlarını durdurmaya çalıştığı günlerde Mondros Mütarekesi imzalanmış ve bu mütareke hükümleri gereğince 31 Ekim 1918’de cephelerde savaş son bulmuştu. Nitekim, Mustafa Kemal Paşa’nın savunma yaptığı bu hat, Türk İstiklâl Harbi sırasında milli sınır olarak kabul edilmiştir.

Irak ve İran Cephesi
Hint Okyanusunda kuvvetli bir devletin bulunmasını istemeyen ve Basra Körfezinin kontrolüne çok önem veren İngiltere, Alman-Türk yakınlaşmasının askerî bir ittifaka dönüşmekte olduğunu görünce; bölgede politik ve askerî bazı önlemler aldı. Türkiye’nin Almanya’nın yanında savaşa gireceğinin belli olmasıyla da Ekim 1914’te Bahreyn Adasına asker çıkardı. Irak ve Basra bölgesi, zengin petrol yatakları ve Abadan’daki rafineriler bakımından da İngiltere için çok önemliydi.
İngilizlerle Kasım 1914’de başlayan muharebelerde, Arap erlerinin firar etmesi ve Arap halkının düşmanca tavırları nedeniyle, bu bölgedeki Türk kuvvetleri İngilizler karşısında tutunamadı ve İngilizler 23 Kasım’da Basra’yı ele geçirdiler. Devam eden muharebelerde İngilizler Güney Irak’ı büyük ölçüde ele geçirdiler. Daha sonraki günlerde Türk kuvvetleri Basra’yı tekrar almak, İngilizler ise Bağdat’ı ele geçirmek amacıyla buradaki kuvvetlerin sayısını artırmaya başladılar. Eylül 1915’teki “Birinci Kutülammare Muharebelerini” İngilizler kazandı. Bu bölgedeki Türk kuvvetlerinin başında Nurettin Paşa bulunuyordu. İngiliz kuvvetlerine ise General Townshend komuta ediyordu. İngilizler yeniden bir taarruz harekatı başlatmıştı; ancak yapılan savunma ve karşı taarruz hareketi üzerine İngilizler ağır kayıplar verdiler ve geri çekildiler. İngiliz Generali bu muharebenin ilk günü akşamı hatıra defterine şunları yazacaktır “Avrupa da hiçbir asker yoktur ki, savunmada Türklerle mukayese edilebilsin. Talihsizliğimin cezasını çekiyorum.”
İngilizler, uğradıkları başarısızlık üzerine geri çekilerek tekrar Kutülammare mevzilerinde savunma yapmaya başladılar. Kutülammare’de Türk kuvvetleri İngiliz birliklerini kuşattılar. Bu kuşatma 4.5 ay devam etti. İngilizler birkaç defa kuşatmayı yarmak istemişlerse de başarılı olamadılar. Nihayet, 29 Nisan 1916 tarihinde İngiliz Generali Townshend ve kuvvetleri kayıtsız şartsız teslim oldu. Kutülammare’de, 5 General, 481 subay ve 13.300 civarında asker esir alındı. Ölenler ve teslim olanlarla birlikte İnglizler burada 40.000 den fazla zayiat verdiler.
Kutülammare’deki İngiliz kuvvetlerinin teslim olmasından sonra bu bölgede Ruslar da Bağdat’ı almak için taarruza geçmişler, Hanikin’i ve Kasrışirin’i ele geçirmişlerdi. Bunun üzerine, Irak’taki Türk kuvvetleri 6. Türk Ordusu olarak yeniden yapılandırıldı. Bir taraftan Rusların, diğer taraftan İngilizlerin taarruzları sonucunda; Ruslar durdurulmuşlarsa da İngilizler 11 Mart 1917’de Bağdat’ı aldılar. Türk kuvvetlerinin Bağdat’ı geri almak için yaptıkları muharebelerden bir sonuç alınamadı. İngilizler’de Musul’u ele geçirmek istiyorlardı, fakat yaptıkları taarruzlarda onlarda başarılı olamadılar. Bu bölgedeki Türk kuvvetleri 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’ne kadar Musul’u İngilizlere karşı başarıyla savundular. Bilahare mütarekenin imzalanmasından sonra İngilizler, mütareke hükümlerini gerekçe göstererek 3 Kasım 1918’de Musul’u işgal ederek ele geçirdiler.

Avrupa Cepheleri: (Galiçya-Romanya-Makedonya)
İtilâf Devletleri’nin Çanakkale Cephesini boşalttıktan sonra (Ocak-1916) buradaki Türk kuvvetleri serbest kalmıştı. Gerçi zayiatlardan dolayı mevcutları azalmıştı ama yine de etkili kuvvetlerdi. Üstelik zafer kazandıkları için moralleri çok yüksekti. 1916 yılı başlarında Kafkas Cephesi’nde Türk Ordusunun durumu kritikti. Aynı zamanda Ruslar karşı taarruza geçmişlerdi. Çanakkale’de serbest kalan kuvvetlerle derhal Kafkas Cephesinin takviyesi gerekirdi.
Ancak, Türk Orduları Başkumandan Vekili Enver Paşa, harbin kesin sonucunun Avrupa cephelerinde alınacağı düşüncesiyle toplam 100. 000’i aşan seçkin subay ve erlerden oluşan üç Türk Kolordusunu, Avrupa’daki cephelerin takviyesinde kullanmaya karar verdi. Enver Paşa’nın bu düşüncesi, Türk topraklarının savunulması zararına yapılmış çok büyük bir özveriydi. O kadar ki, Alman askerî heyeti başkanı Liman Von Sanders bile Türk Başkomutan Vekilinin bu kararına karşı çıkmaktan kendisini alamadı.
Nihayet, Alman Başkomutanlığı ile varılan anlaşma sonucunda 15nci Kolordunun Galiçya, 20 Kolordunun Makedonya ve 6ncı Kolordunun ise Romanya’ya gönderilmesine karar verildi. Avrupa cephelerine gönderilen bu Türk kuvvetleri; Galiçya cephesinde Ruslarla, Romanya cephesinde Romenlerle ve Makedonya cephesinde ise Sırplarla savaşmışlardır. Kendilerinden beklenilenin üstünde bir gayret ve mücadele vermiş olan kuvvetlerimiz bu cephelerde kazanılan başarılarda önemli rol oynamışlardır.

Hicaz ve Yemen Cephesi
Savaşın başında Başkomutanlığa bağlı olan bağımsız Hicaz Tümeni, 11 Ocak 1915’de 4. Türk Ordusuna bağlanmıştı. Birinci Kanal Seferine katılmak için, bu Hicaz Tümeninden “Hicaz Kuvve-i Seferiyesi” teşkil edildi. Ancak, harekâta zamanında yetişemediği için katılamadı. Bu kuvvetlerin bir kısmı Maan bölgesinde bırakıldı, kalanları ise Hicaz’a (Mekke) gönderildi.
Hicaz Cephesinde, Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’in liderliğinde, İngiliz vaadleri, kışkırtmaları ve yardımlarıyla ayaklanan Arap kuvvetleri saldırılarının büyük önem kazanması üzerine bu cephe Şam’daki 4. Ordu’dan takviye edilerek, ordu komutanlığı yetkisinde Hicaz Kuvve-i Seferiye Komutanlığı kuruldu. Bölgedeki birlikler bu komutanlığa bağlandı ve komutanlığına da 12. Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa atandı.
Fahrettin Paşa ve kuvvetleri, İngilizlerin Nablus savaşını kazanmaları ve Filistin Cephesindeki Türk Kuvvetlerinin Halep bölgesine çekilmesi üzerine, İngiliz ve Arap kuvvetleri tarafından kuşatıldığı için Medine’de mahsur kaldı. Fahrettin Paşa, Bölgedeki Türk kuvvetleri ile irtibatının kesilmesine ve hiçbir ikmal desteği almamasına rağmen bir avuç kuvvetiyle Medine’yi kahramanca savunmuş ve Çöl Kaplanı unvanını almıştır. Kuşatmadan önce, Medine’deki kutsal emanetlerin büyük bir kısmını, teşkil ettiği özel bir ekiple İstanbul’a ulaştıran Fahrettin Paşa, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra da Medine’yi savunmuş ve 13 Ocak 1919’da Medine’yi teslim etmiş ve esir düşmüştür.

Libya Cephesi Harekatı
İtalyanların Trablusgarp’ı işgalleri ile başlayan Türk-İtalyan savaşı, Balkanlarda yeni bir savaşın çıkması üzerine, 5 Ekim 1912 tarihinde imzalanan Uşi Antlaşmasıyla sona ermişti. Osmanlı Devleti, bu antlaşmayla Trablusgarp ve Bingazi’yi İtalya’ya bırakmıştı. Ancak Türk subaylarının komutasındaki yerli halk İtalyanlara karşı mücadelelerini sürdürüyorlardı.
Birinci Dünya savaşının başlamasıyla, Osmanlı Devletine karşı sempatisi devam eden yerli halkın direniş ve mücadele azminin artırılması, İtalyanların bölgeden kovulması ve Mısır’daki İngiliz kuvvetlerine baskın taarruzları yapılarak Mısır bölgesine daha fazla İngiliz kuvvetinin bağlanması plânlanıyordu. Böylece Libya’da kaybedilen Osmanlı hakimiyeti yeniden sağlanacak ve Almanların diğer cephelerde karşısına daha az İngiliz kuvvetinin çıkması sağlanacaktı. Osmanlı Devleti’nin savaşa girerken 14 Kasım 1914’de ilân ettiği “Cihad-ı Ekber” bölgede duyulunca, İtalyanlara karşı yapılan direnişler arttı.
Trablusgarp cephesinde İtalyanlara karşı mücadeleler 30 Ekim 1918’e kadar devam etmişti.
Sonuç olarak; I. Dünya Savaşı’nda Trablusgarp’ta büyük sayıda kuvvetler ayırmadan, çok az sayıdaki uzman kadronun yetiştirdiği yerli kuvvetlerle, İtilâf Devletlerinin 100.000 den fazla askerîni bu cephede tutmayı başarmışlardı.

WİLSON İLKELERİ ( 8 OCAK 1918)

A.B.D. başkanı Wilson, savaş sonrası düzeni sağlamak ve barışı korumak amacıyla 14 maddelik ilkelerini yayınlamıştır. Buna göre :

* Boğazlar bütün devletlere açık olacak
* Her millet kendi geleceğini kendisi tayin edebilecek, Türkler nüfus yoğunluğuna sahip oldukları bölgelerde bağımsız olarak yaşayabilecekler, azınlıklar nüfus çoğunluğuna sahip oldukları bölgelerde bağımsız devletler kurabilecek
* Savaş sonrası toprak işgali olmayacak
* Mağlup devletlerden savaş tazminatı alınmayacak
* Gizli anlaşmalar iptal edilecek, barış görüşmeleri açık olacak
* Alsac-e Lorainne bölgesi Fransa’ya verilecek
* Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) kurulacak
* Sömürgecilik yapılmayacak

GİZLİ ANTLAŞMALAR
(OSMANLI DEVLETİNİ PAYLAŞMA TASARILARI)

* 1915 Boğazlar Antlaşması : Rusya’yı kendi yanlarında tutabilmek için İngiltere ve Fransa tarafından İstanbul, Boğazlar ve Marmara kıyıları Rusya’ya vaadedilmiştir.

* 1915 Londra Antlaşması : 12 Ada ve Güneybatı Anadolu İtalyanlara vaadedilerek itilaf Devletlerinin yanında savaşa çekildiği antlaşmadır.

* 1916 Sykes-Picot Antlaşması : İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı topraklarını paylaştıkları anlaşmadır. Çukurova, Güneydoğu Anadolu, Musul ve Suriye çevresi Fransızlara, Irak İngilizlere bırakılacak, diğer bölgelerde ise bir Arap devleti kurulacaktır.

* 1916 Petrograd Antlaşması : Doğu Anadolu ve Trabzon’a kadar olan Karadeniz kıyıları daha önceki bölgelere ek olarak Rusya’ya bırakılmıştır.

* 1916 Mac – Mahon Antlaşması : İngilizlerin Mısır valisi Mac-Mahon ile Hicaz Emiri Şerif Hüseyin arasında yapılmıştır. Arapların Osmanlı Devletine isyan etmelerine karşılık bağımsız bir Arap devleti vaadedilmiştir.

* 1917-Saint Jean de Maurienne Antlaşması : Rusya’nın savaştan çekilme ihtimali üzerine İtalya’nın önemi artmış ve önceki bölgelere ek olarak Batı Anadolu da İtalyanlara vaat edilmiştir.

Not : Rusya’da Bolşevik İhtilali sonunda kurulan yeni rejim tarafından gizli antlaşmalar dünya kamuoyuna duyurulmuş, böylece uygulama alanı bulamamışlardır.

1.DÜNYA SAVAŞI’NIN SONUÇLARI

*Yaklaşık 10 milyon insan hayatını kaybetmiştir.
*Bazı büyük devletler yıkılmış, yeni devletler kurulmuştur. (Avusturya, Macaristan, Yugoslavya, Polonya, Çekoslovakya)
*Bazı devletlerde rejim değişikliği meydana gelmiştir. (Rusya’da kominizm, İtalya’da faşizm, Almanya’da nazizm, Türkiye’de cumhuriyet). Genel olarak cumhuriyet ağırlıklı rejimler kurulmuştur.
*Bazı devletlerde yönetimde değişiklikler olmuştur. (İttihat Terakkiciler yurt dışına kaçmış, Ahmet İzzet Paşa kabinesi kurulmuştur.)

*Yeni teknolojik silahlar kullanılmıştır. (Uçak, tank, denizaltı)
*Kurtuluş Savaşına sebep olmuştur.
*Mağlup devletlerle önce ateşkes, daha sonra barış antlaşmaları imzalanmıştır.

-Bulgaristan ile Selanik Mütarekesi Neuilly Barış Antlaşması

-Osmanlı ile Mondros Mütarekesi Sevres Antlaşması

-Avusturya ile Willa Gusti Müterakesi Saint Germain Barış Antlaşması

-Almanya ile Rethondes Müterekesi Wersailles (Versay) Barış Antlaşması

-Macaristan ile Trianon Barış Antlaşması imzalanmıştır.

* Osmanlı Devleti Ortadoğu topraklarını kaybetmiştir.
* I. Dünya Savaşının sonuçları özellikle (Versay Antlaşması) II. Dünya Savaşına sebep olmuştur.
* Milletler Cemiyeti (Cemiyeti Akvam) kurulmuştur.

MONDROS MÜTAREKESİ (30 EKİM 1918)

** Siyasi Alandaki Maddeler :

-Boğazlar İtilaf devletleri denetimine bırakılacaktır. (Osmanlıların Anadolu toprakları ile Rumeli toprakları arasındaki bütünlük bozulmuştur.)

-İtilaf devletleri güvenliklerini tehlikeli gördükleri bölgeleri işgal edebileceklerdir. (7. Madde)

-Doğu Anadoluda 6 ilde herhangi bir karışıklık çıkarsa bölge işgal edilebilecektir. (24. Madde) (Bir Ermeni devleti kurulmasına zemin hazırlanmak istenmiştir.)

** Askeri Alandaki Maddeler :

- 50.000 kişilik Jandarma kuvveti dışındaki bütün Osmanlı orduları terhis edilecektir.

- Osmanlı donanması, gösterilen limanlarda İtilaf devletlerine teslim olacaktır.

- Osmanlı silah ve cephanesi İtilaf devletlerine teslim edilecektir.

- İtilaf devletleri esirleri serbest bırakılacak fakat Osmanlı esirleri serbest bırakılmayacaktır.

** Teknik ve Ekonomik Alandaki Maddeler : Demiryolları, bütün ulaşım ve haberleşme araçları, limanlar, Toros tünelleri ve geçitler İtilaf devletleri denetimine bırakılacaktır.

Not : Çok ağır şartlar taşıyan, işgallere zemin hazırlayan (özellikle 7. Maddesiyle) Osmanlı Devleti’ni fiilen sona erdiren bir antlaşmadır. İstanbul Hükümeti anlaşmayı olumlu karşılamış, Mustafa Kemalin de içinde bulunduğu birçok aydın ise tepki göstermiştir.

Mondros’a karşı Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, işgallerin başlamasıyla da Kuvay-ı Milliye birlikleri kurulmuştur.

Not : Osmanlının kayıtsız şartsız teslim belgesidir.

MONDROSTAN SONRAKİ İŞGALLER

-İngiltere ,Musul (ilk işgal), Urfa, Antep ve Maraş’ı işgal etmiş, ayrıca İzmit, Eskişehir, Afyon, Samsun, Merzifon ve Batum’a asker çıkarmışlar.

-İtilaf Devletleri İstanbul’u fiilen işgal etmiş (13 Kasım 1918)

-Fransa , Adana ve çevresini işgal etmiş.

-İtalya , Antalya ve Konya çevresini işgal etmiştir.

Not-1 : Urfa, Antep ev Maraş sonradan Fransa’ya devredilmiştir.
Not-2 : Paris Barış Konferansından sonra Yunanlılar İzmir’i işgal etmişlerdir. (15 Mayıs 1919)

MONDROSTAN SONRA KURULAN CEMİYETLER

I. ZARARLI CEMİYETLER :

A) Azınlıkların Kurduğu Cemiyetler :

*Mavri Mira : Rumlar kurmuştur. Batı Anadolu ve Trakya’yı Yunanistan’a dahil ederek Megalo İdeayı gerçekleştirmek istemişlerdir. Yunan Kızıl Haçı, Fener Rum Patrikhanesi, okullardaki izci teşkilatları ve diğer Rum cemiyetleriyle işbirliği içindedirler.

*Etnik-i Eterya : Megalo İdea amacıyla 19. Yy. başlarında kurulmuş aynı amaçla Mondrostan sonra da faaliyetlerini sürdürmüş bir Rum cemiyetidir.

*Rum Pontus Cemiyeti : Fatih’in 1461′de ortadan kaldırdığı Trabzon Rum İmparatorluğunu yeniden kurmak için çalışmalar yapmıştır.

*Hınçak ve Taşnak Cemiyeti : Çukurova’dan Trabzon’a çizilen bir hattın doğusunda kalan bütün topraklarda bir Ermeni devleti (Magna Armania) kurak için çalışmalar yapmışlardır.

*Alyans-İsrailit (Makkabi) Cemiyeti : Yahudi azınlık tarafından ekonomik, dini ayrıcalıklarını sürdürmek amacıyla kurulmuştur.

Türkler Tarafından Kurulan Milli Varlığa Düşman Cemiyetler :

*İngiliz Muhipler Cemiyeti : İngilizlerle iyi geçinerek ülkeyi en az zararla kurtarmak isteyen ve İngiliz mandasını savunan bu cemiyette padişah Vahdettin, Sadrazam Damat Ferit gibi kimseler de üyedir.

*Teali İslam Cemiyeti : Halifeye ve İslamiyet’e kesin bağlılıkla kurtuluşun gerçekleşeceğine inanmışlardır. İlmi, ahlaki, sosyal yollarla siyaset yapmışlardır.

*Wilson Prensipleri Cemiyeti : Amerikan mandasını savunmuşlardır.

*Sulh ve Selamet-i Osmaniye Cemiyeti : Kurtuluşun Osmanlı saltanatına bağlılık ve padişaha kesin itaatle mümkün olacağına inanmışlardır. Meşruti demokrasiyi ilke edinmişlerdir.

*Kürt Teali Cemiyeti : Doğu Anadolu�da bağımsız bir Kürt devleti kurmak için kurulmuşsa da halkın fazla desteğini alamamıştır.

*Hürriyet ve İtilaf Fırkası : 20. Y.y. başlarında İttihat Terakkiye muhalif olarak kurulmuş Mondrostan sonra da milli mücadeleye karşı faaliyet sürdürmüştür.

*Trabzon Adem-i Merkeziyet Cemiyeti : Trabzon ve çevresinde bağımsız bir Türk devleti kurmak istemişler, zamanla milli mücadele safına geçmişlerdir.

II.YARARLI CEMİYETLER :

* Trakya ve Paşaeli Cemiyeti : Trakya ve çevresini özellikle Mavri Miranın faaliyetlerine karşı korumak amacıyla kurulmuştur. İlk kurulan cemiyettir.

* İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti : Batı Anadoluyu Rumlara karşı korumak amacıyla kurulmuştur. İzmirin işgali sonrası Anadoluya milli mücadele için cephane taşımışlardır.

* Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti : Bir yandan Rum Pontus cemiyetine diğer yandan Adem-i merkeziyet cemiyetine karşı faaliyet gösteren, Trabzon ve çevresini korumaya çalışan cemiyettir.

* Kilikyalılar Cemiyeti : Çukurova bölgesini Ermenilere ve Fransızlara karşı savunmak amacıyla kurulmuştur.

* Harekat-ı Milliye ve Redd-i İlhak Cemiyeti : İzmirin Yunanlılarca işgaliyle beraber ilhakı önlemek amacıyla kurulmuştur. İşgallere karşı fiilen karşı koymuşlardır.

* Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti : Merkezi Sivas olmak üzere kurulmuş ve kısa sürede bütün vatana yayılmıştır. İşgalleri protesto ettikleri gibi Milli Mücadele�ye para ve Mal yardımı sağlamışlardır.

* Milli Kongre Cemiyeti : Türk halkının haklılığını basın yoluyla Dünya kamuoyuna duyurmayı amaçlayan bir cemiyettir. Silahlı direnişi düşünmemiştir.

* Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti : Doğu Anadoluda Ermeni devletinin kurulmasına engel olmak amacıyla ortak savunma kararı almış bir cemiyettir.

Not-1: Cemiyetlerin hemen hepsinin kuruluşunda dayandıkları nokta Wilson ilkeleridir.

Not-2: Milli cemiyetler kendi bölgelerin kurtarmak için kurulmuş, Sivas kongresinde� Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleşmişlerdir.

Not-3: Milliyetçilik ve bağımsızlık amacıyla Mondros Müterakesi’nden sonra kurulmuşlardır.

Not-4: Başlangıçta basın-yayın yoluyla mücadeleyi, gerekirse silahlı direnişe geçmeyi amaçlamışlardır.

PARİS BARIŞ KONFERANSI (18 OCAK 1919)

İtilaf devletlerinin temsilcileri mağlup devletlerle yapacakları barış antlaşmalarının şartlarını belirlemek için Paris’te toplanmışlardır. Sevr hariç diğer barış antlaşmalarının şartları belirlenmiş, Osmanlı topraklarını paylaşma konusunda anlaşamadıkları için Sevr sonraya bırakılmış, gizli anlaşmalar feshedilmiştir.Daha önce İtalya’ya vaat edilen Batı Anadolu, İngiltere’nin çıkarına ters düştüğü için ve Yunan propagandasının etkisinde kalarak Yunanistan’a verilmiştir. Bu olay İtilaf devletleri arasında ilk kez ikilik çıkmasına ve bir yönüyle II. Dünya Savaşına sebep olmuştur.

Wilson İlkelerinin sömürgecilik yapılmayacak maddesine karşı manda ve himaye fikri ilk kez burada ortaya atılmıştır.

İZMİRİN İŞGALİ (15 MAYIS 1919)

Yunanlılar Paris Konferansı’nda alınan karara dayanarak 15 mayıs 1919�da İzmir’i işgal etmişler, özellikle Hasan Tahsin�in attığı ilk kurşunla beraber katliamlara girişmişlerdir.

Not-1 : Kuvay-ı Milliye’nin doğmasına yol açmıştır.
Not-2: İlhak amacı taşıdığı için Türk halkı büyük tepki göstermiştir.
Not-3: Redd-i İlhak Cemiyeti kurulmuştur.

AMİRAL BRİSTOL RAPORU (13 EKİM 1919)

Amerikalı bir amiral olan Bristol’un başkanlığındaki bir heyet Batı Anadolu’ya gelerek incelemelerde bulunmuş ve burada nüfus çoğunluğunun Türkler’e ait olduğunu, katliamlardan Yunanlıların sorumlu olduğunu ve İzmir’in işgalinin haksız olduğunu ileri sürmüştür. ABD kandırıldığını görmüş, Wilson ilkelerinin uygulanmamasına kızarak aktif dünya siyasetinden çekilmiş, Monroe Doktrini uygulanmıştır.

Not : Amiral Bristol Raporu Türk halkının ve Kurtuluş Savaşı’nın haklılığını göstermesi açısından önemlidir.

KUVAY-I MİLLİYE HAREKETİ

Mondros Mütarekesi ‘nden sonra başlayan işgaller, işgallere İstanbul Hükümeti’nin sessiz kalması ve Osmanlı ordularının terhis edilmiş olması üzerine kurulmuştur. Halkın kurduğu bölgesel direniş güçleridir. Düzenli ordu kuruluncaya kadar düşmanı oyalamayı ve kayıp verdirmeyi amaçlamış, ihtiyaçlarını halktan karşılayan, belli bir merkezden yönetilmeyen düzensiz çetelerdir. BMMye karşı çıkan isyanların bastırılmasında etkili olmuşlar ve düzenli ordunun çekirdeğini oluşturmuşlardır. 

Geometri Dersi Konu Anlatımı – Geometri Ders Notları – Dikdörtgen

Yazan: sagocu_kiz 21 Ocak 2010 Perşembe  
Kategori: Ders Notları

Geometri Dersi Konu Anlatımı – Geometri Ders Notları – Dikdörtgen

Karşılıklı kenar uzunlukları eşit ve bütün açıları 90° olan dörtgene dikdörtgen denir. 

Dikdörtgen paralelkenarın açıları 90° olan halidir. Bu nedenle paralelkenarın sahip olduğu bütün özelliklere sahiptir.
2. Dikdörtgenin Alanı ve Çevresi

a. Dikdörtgenin alanı farklı iki kenarının çarpımına eşittir.
 

A(ABCD) = a . b 

b. Bütün dörtgenlerde olduğu gibi dikdörtgende deköşegen uzunlukları biliniyor ise alanı, 
 
c. Dikdörtgenin çevresi 

3. Dikdörtgenin Köşegen Özellikleri

a. Dikdörtgende köşegen uzunlukları eşittir.
Köşegenler birbirlerini ortalar.

|AC| = |BD|

|AE| = |EC| = |DE| = |EB|
 
b. Kenar uzunlukları a ve b olan ABCD dikdörtgeninde köşegen uzunlukları
 

|AC| = |BD| = √a2 + b2 
 

c. ABCD dikdörtgeninin içinde alınan bir P noktası dikdörtgenin köşeleri ile birleştirilirse
 

|AP|2 + |PC|2 = |PD|2 + |PB|2 

 
 P noktası dikdörtgenin dışında olduğunda da aynı özellik geçerlidir. 

 
 KARE
1. Kare

Bütün kenar uzunlukları eşit ve bütün açıları 90° olan dörtgene kare denir. 

2. Karenin Alanı

Bir kenarı a olan karenin alanı
 

A(ABCD) = a2 
 

3. Karenin Özellikleri

a. Karenin köşegenleri birbirini dik ortalar.
Köşegenlerin kenarlarla yaptığı açılar 45° dir.
 
b. Bir kenarı a olan karenin köşegeni 
 
|AC| = |BD| = a√2 

 DELTOİD
a. Deltoid
Tabanları çakışık iki ikizkenar üçgenin oluşturduğu dörtgene deltoid denir.
  
b. Deltoidin köşegenleri diktir.

 
|AC| ┴ |BD| 
 

c. Köşegenleri dik olduğundan alanı 
 

d. ABCD deltoidinde [AC] köşegeni aynı zamanda A  ve C açılarının açıortay doğrusudur. 

e. ABD ve BCD ikizkenar üçgenlerinin tabanını oluşturan köşegen diğer köşegen tarafından iki eşit parçaya bölünür.

f. Deltoidin farklı kenarlarının birleştiği köşelerdeki
açıları eşittir.

m(ABC) = m(ADC)

Edebiyatımızdaki İlkler

Yazan: sagocu_kiz 19 Ocak 2010 Salı  
Kategori: Ders Notları

Edebiyatımızdaki İlkler

 

*İlk yerli tiyatro eseri:Şinasi / Şair Evlenmesi /1859

*İlk yerli roman :Şemsettin Sami / Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat

*Batılı tekniğine uygun kusursuz ilk roman :Halit Ziya Uşaklıgil/Aşk-ı memnu

*İlk çeviri roman :Yusuf Kamil Paşa/ Fenelon’dan Telemak /1859

*İlk köy romanı :Nabizade Nazım / Karabibik

*İlk psikolojik roman:Mehmet Rauf / Eylül

*İlk realist roman :Recaizade Mahmut Ekrem / Araba Sevdası

*İlk resmi Türkçe gazete :Takvim –i Vakayi

*İlk yarı resmi gazete :Ceride-i Havadis

*İlk tarihi roman :Namık Kemal / Cezmi , Ahmet Mithat /  Yeniçeri

*İlk özel gazete :Tercüman-ı Ahval / Şinasi ile Agah Efendi

*İlk pastoral şir:A.Hamit Tarhan /Sahra

*İlk şiir çevirisini yapan ,ilk makaleyi yazan ve noktalama işaretlerine ilk kez  kullanan ilk Türk gazeteci :Şinasi

*Aruzla ilk manzum tiyatro eseri yazan :A.Hamit /Eşber veya Sardanapal

*Heceyle yazılan ilk manzum tiyatro eseri:A.Hamit/Nesteren

*İlk bibliyografya:Keşfü’z Zünun /Katip Çelebi

*İlk hatıra kitabı :Babürşah /Babürname

*İlk hamse yazarı :Ali Şir Nevai Ms

*İlk tezkire :Ali Şir Nevai /Mecalisün Nefais

*İlk antolojisi:Ziya paşa /Harabat

*İlk atasözleri kitabı :Şinasi /Durub-i Emsal-ı Osmaniye

*İlk mizah dergisi:Diyojen /Teodor Kasap

*İlk hikaye kitabı :A:Mithat /Letaif-i Rivayet

*İlk fıkra yazarı :Ahmet Rasim

* Türkçe yazılan ilk kitap :Kutadgu Bilig

*İlk siyasetname :Kutadgu Bilig

*İlk mensur şiir örneklerini veren :Halit Ziya

*Şiirde ilk defa Türk kelimesini kullanan :Mehmet Emin Yurdakul

*Dünya edebiyatındaki ilk modern roman :Cervantes/Don Kişot

*İlk makale :Tercüman-ı Ahval Mukaddimesi

*İlk edebi bildiriyi yayımlayan topluluk:Fecr-i Ati

*Mesnevi tarzında yazılmış ilk eser : KUTADGU BİLİG

*İlk seyahatname : MİR’ATÜL MEMALİK / SEYDİ ALİ REİS

*İlk Edebiyat tarihçimiz:  Abdulhalim Memduh Efendi

*Batı anlayışındaki ilk edebiyat tarihçimiz: Fuat Köprülü

*Dünya edebiyatındaki ilk hikayeci ve eseri: Boccaio Decamkeron

*Sahnelenen ilk tiyatro: Namık Kemal / Vatan yahut Silistre

I. Dünya Savaşın Başlaması ve Gelişmesi

Yazan: sagocu_kiz 19 Ocak 2010 Salı  
Kategori: Ders Notları

I. Dünya Savaşın Başlaması ve Gelişmesi

Sırplar 28 Haziran 1389′da I. Kosova Savaşı‘nda Türkler karşısında yenilgiye uğramışlar ve bu nedenle 28 Haziranı “Millî Matem Günü” olarak kabul etmişlerdi. Bugünün yıldönümü olan 28 Haziran 1914′te Sırbistan’ı ziyaret eden Avusturya-Macaristan veliahtı Ferdinand, Saraybosna’da bir Sırp tarafından öldürüldü.

 

 

 

Almanlar, Ruslarla savaşmadan önce Fransa’yı savaş dışı bırakmak istiyorlardı. Bu nedenle ilk olarak Belçika ve Fransa üzerine yürüdüler. Fakat Fransızlarla yapı­lan Marn Savaşı‘nı kaybedince geri çekildiler. Almanlar, bundan sonra Rusya’ya saldırdılar. İlk zamanlar Ruslara karşı bazı başarılar elde ettiler. Diğer yandan 11 Kasım 1914′te Cihad-ı Ekber fetvasını yayımlayan Osmanlı İmparatorluğu, Alman­ya’nın yanında savaşa girdi.

  

Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa girmesi, savaşın gidişini etkiledi. Savaş ge­niş bir alana yayıldı. Başlangıçta tarafsız kalan İtalya, savaşın sonunda kendisine Batı ve Güney Anadolu’nun verileceği vaadi üzerine, İtilaf Devletlerinin yanında sa­vaşa girdi. Bu arada Almanlar, Deniz Abluka Harekâtı‘na giriştiler. İngiltere ve ABD arasında yük ve yolcu taşıyan gemileri batırmaya başladılar. İlk defa bu savaşta de­nizaltılar önem kazandı. Almanya, bu saldırgan tutumu ile başta ABD olmak üzere birçok ülkenin İtilaf Devletlerinin yanında savaşa girmesine neden oldu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na Girmesi

Yazan: sagocu_kiz 19 Ocak 2010 Salı  
Kategori: Ders Notları

Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na Girmesi

Birinci Dünya Savaşı başladığında, Osmanlı İmparatorluğu tarafsız kalacağını açıkladı. Ancak önlem olarak seferberlik ilan etti. Bu arada da kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırdı. İtilaf Devletleri de Osmanlı İmparatorluğu’nun tarafsız kalma­sını destekliyordu. Böylece, yeni cepheler açılmayacak ve Rusya’ya yardım için Bo­ğazlardan serbestçe geçebileceklerdi.

Osmanlı İmparatorluğu, tarafsızlığına karşılık İtilaf Devletlerinden bazı isteklerde bulundu. Bu istekler; kapitülasyonların kaldırılması, Ege adaları ve Mısır’ın geri ve­rilmesiydi. Ancak İtilaf Devletleri bu isteklerin hiçbirine olumlu cevap vermediler. Al­manya ise Osmanlı İmparatorluğu’nun bir an önce kendi yanında savaşa girmesini istiyordu. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu savaşa girerse yeni cepheler açılacak ve bunun sonucunda Almanya’nın savaş yükü azalmış olacaktı. Diğer yandan Alman­ya, Osmanlı padişahının halifelik nüfuzundan yararlanıp İngiliz sömürgelerindeki Müslümanları ayaklandırmayı düşünüyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nda yönetimi elinde bulunduran İttihat ve Terakki Partisi Hükümeti de İttifak Devletlerinin savaşı kazanacağına inanıyordu. Almanya’nın yanında savaşa girilirse, daha önce kaybe­dilmiş olan yerler geri alınabilirdi. Sonuçta 2 Ağustos 1914′te gizli bir Türk-Alman ittifakı imzalandı. Yapılan antlaşmaya göre bir savaş durumunda Almanya, Osmanlı İmparatorluğu’nu destekleyecek ve ekonomik yardımda bulunacaktı.

Savaşın başlamasından bir süre sonra, Akdeniz’de bulunan iki Alman savaş ge­misi Goeben (Goben) ve Breslau (Breslav), İngiliz donanmasından kaçarak Enver Paşa’nın izniyle Osmanlı İmparatorluğu’na sığındı. Uluslararası hukuka göre tarafsız olduğu için Osmanlı İmparatorluğu’nun bu iki gemiyi elinde tutması, mürettebatını da gözaltına alması gerekirdi. Ama bu yapılmadı. Osmanlı İmparatorluğu, gemileri satın aldığını ilan etti (Goben’e Yavuz, Breslav’a Midilli adları verildi)

Almanya, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir an önce savaşa girmesinden yanaydı. Bunu gerçekleştirmek için de Osmanlı İmparatorluğu’na sığınmış olan iki gemiden yararlandı. Osmanlı donanması ile birlikte tatbikat amacıyla Karadeniz’e açılan Go-ben ve Breslav adlı savaş gemileri Rus limanlarını topa tuttular. Bu olay sonrasın­da Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etti. Osmanlı İmparatorluğu da İn­giltere, Fransa ve Rusya’ya 11 Kasım 1914′te savaş ilan ederek karşılık verdi.

Osmanlı İmparatorluğu’nun da dâhil olmasıyla savaş çok geniş alanlara yayıldı. Bu durum, İttifak Devletleri için büyük kazanç oldu. Kafkas Cephesi’nin açılması ile Rus kuvvetlerinin bir kısmının üzerine yönelmesi sonucu Osmanlı İmparatorluğu, Doğu Avrupa’da İttifak Devletlerinin yükünü azalttı. Almanların, Osmanlı İmparator­luğu’nun kendi yanlarında savaşa girmesindeki en büyük beklentisi Osmanlı padi­şahının halifelik gücünden yararlanmaktı. Halife cihat ilan ederse İngiliz sömürgele-rindeki Müslümanlar ayaklanabilirdi. Böylece İngiltere sömürgelerinden sağladığı destekten yoksun bırakılabilirdi. Ancak V. Mehmet Reşat cihat ilan ettiği hâlde (bk. Resim 10) Hint Müslümanları, İngilizlerin yönetiminde Türklere karşı savaşırken Araplar da İngilizlere yardım ederek Yemen, Hicaz ve Suriye’de İngilizlerle birlikte Türk askerlerine karşı savaştılar.

Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı’nda şu cephelerde savaştı: Ça­nakkale, Kafkasya, Filistin, Mısır, Hicaz, Irak, Yemen, Romanya, Galiçya, Ma­kedonya.

 

Fotosentez Nedir? Fotosentez ile ilgili bilgiler

Yazan: Kadir 17 Ocak 2010 Pazar  
Kategori: Ders Notları

FOTOSENTEZ NEDİR?
Fotosentez en basit anlatımıyla bitkilerin nefes alıp vermesi, yada bitkilerin karbondioksiti emip yerine oksijen üretmesidir. Fotosentez işlemi bitkilerde bulunan kloroplast adlı hücrede gerçekleşir.Bu hücreyi incelemek gerekir ise:

 - Kloroplast: Bitki hücresiyle hayvan hücresi genel olarak aynı özellikleri taşımaktadır. Bu iki canlı türünün hücreleri arasındaki en önemli fark, bitki hücresinde artı olarak, içinde fotosentezin gerçekleştiği yeşil bir deponun (plastid) yani kloroplastın bulunmasıdır. Seyyar bir enerji santrali gibi güneş ışığını emen klorofilleri saklayan bu organizmalar bütün sistemin kalbidir. Kloroplastlar, iç içe geçmiş balonlara benzeyen yapılarıyla, doğanın yeşil rengini verirler.
Bitki hücresinde, fotosentez işlemi kloroplastlarda meydana gelir. Kloroplast 2-10 mikrometre kalınlığında (mikrometre metrenin milyonda biridir), 0,003 milimetre (milimetrenin binde üçü) çapında mercimek şeklinde küçük disklerden oluşmuştur. Bir hücrede 40′a yakın kloroplast vardır. Bu ilginç birimler bu kadar küçük olmalarına rağmen bulundukları ortamdan iki zarla ayrılmışlardır. Bu zarların kalınlığı ise akıl almayacak kadar incedir: 60 angström, yani 0,000006 milimetre. (milimetrenin yaklaşık yüzbinde biri)
Kloroplastın içinde “tilakoid” adı verilen yassılaşmış çuval şeklinde yapılar vardır. Bunlar fotosentezin kimyevi birimleri olan klorofilleri muhafaza eder ve daha ince zarlarla korunurlar. Bu tilakoidler, “grana” adı verilen 0,0003 milimetre büyüklüğünde ve madeni para şeklinde üst üste yığılmış diskler olarak dizilmişlerdir. Bir kloroplast içinde bu granalardan 40-60 adet bulunur. Bütün bu karmaşık yapılar, protein ve yağların belirli bir amaç için biraraya gelmeleriyle oluşur. Bunlar da belirli oranlarda bulunurlar. Örneğin tilakoid zarı %50 protein, %38 yağ ve %12 pigmentten oluşmuştur.
- Tilakoid: Kloroplastın içindeki ikinci aşama tilakoid adı verilen torbalardır. Bunlar çuvala benzeyen ve içinde klorofil molekülünü saklayan zarlardır. Bu torbaların içinde güneş ışığını emen yeşil pigment olan klorofil bulunur.
- Grana: Tilakoidler biraraya gelerek granaları oluştururlar.
- Klorofil: Kloroplastın içinde bulunan ve güneş ışığını emen yeşil pigmenttir. Klorofil olmasaydı, ne oksijen, ne besin, ne de doğanın rengi olurdu.
- Stroma lamella: Kloroplast içinde granaları bağlayan boru şeklindeki zar.
- Stroma: Kloroplastın içindeki jele benzeyen sıvı.

  3.1. FOTOSENTEZ VE IŞIK
Kloroplastların fotosentezi gerçekleştirebilmesi için güneş ışığına ihtiyaçları vardır.
Atmosfer, gerek fonksiyonları gerekse kimyasal bileşimiyle yaşam için zorunlu, mükemmel bir örtüdür. Güneş, çok farklı dalga boylarında ışığı yayar. Ancak bu dalga boylarından sadece çok dar bir aralık yaşam için gerekli olan ışığı içerir. Ve bu noktada önemli bir mucize görülür; atmosfer öyle bir yapıya sahiptir ki, sadece yaşam için gerekli olan aralıktaki ışığın geçmesine izin verirken, yaşam için zararlı olan X ışınlarını, gama ışınlarını ve diğer zararlı tüm ışınları emer ya da geri yansıtır. Yaşam için son derece önemli olan bu seçilimden sorumlu olan atmosfer tabakası ise, kimyasal formülü O3 olan “ozon tabakası”dır. Ozon tabakasının evrendeki diğer 1025 adet farklı dalga boyuna sahip ışın cinsi arasından, yalnızca yaşam için gerekli 4500 – 7500 A0 aralığındaki görünür ışığı geçirmesi bizim için özel tasarlanmış bir mucize olduğunun göstergesidir. Eğer atmosfer bu aralıkta bulunan ışığı geçirmeseydi veya bu ışıkla birlikte farklı dalga boylarındaki ışıkları da geçirseydi, yeryüzünde canlılık kesinlikle oluşamazdı. Bu, canlılığın oluşması için gereken yüzbinlerce koşuldan sadece bir tanesidir ve bu koşulların tamamının eksiksiz olarak oluşması, canlılığın tesadüfen meydana gelmesinin kesinlikle imkansız olduğunu gösterir.
Farklı dalga boyundaki ışıklar farklı renkler demektir. Gördüğümüz bütün renkler belirli bir dalga boyuna ve frekansa sahiptir. Örneğin kırmızının dalga boyu mordan uzundur. Bizim renkleri görebilmemizin sebebi ise gözlerimizin bu hassas dalga boylarını algılayacak ve beynimizin de bunları yorumlayacak şekilde yaratılmasından kaynaklanır.
Işığın dalga boyu “nanometre” adı verilen bir birimle tanımlanır. Bir nanometre ise metrenin milyarda birine eşittir. Örneğin kırmızının dalga boyu 770, koyu morun ise 390 nanometredir. Ancak bu o kadar küçük bir birimdir ki, insanın gözünde canlandırabilmesi kesinlikle imkansızdır. Bu ışıkların bir de frekansları vardır. Bu frekans “hertz” veya saniyedeki devir sayısıyla ölçülür. Bir devir ise dalganın en üst ve en alt noktası arasındaki mesafedir. Işık saniyede 300.000 km yol alır. Eğer dalga boyu daha küçük ise fotonlar aynı sürede daha fazla mesafe kat etmek zorunda kalırlar.
Buraya kadar anlatılan özelliklerden anlaşılacağı gibi bitkinin kullandığı ışık çok özel bir yapıya sahiptir. Bu ışık, hem atmosferde hassas bir elekten geçirilerek süzülür, hem bizim algılayamayacağımız kadar küçük bir mesafe aralığında hareket eder, hem de bilinen en büyük hıza sahiptir. Ayrıca hem dalga olarak hem de foton denilen tanecikler şeklinde hareket ettiği için maddeleri oluşturan atomlara çarparak kimyasal reaksiyonlara sebep olma özelliğine de sahiptir. (Yani ışık hızına çıkılmış oluyor.)
Bu kadar kompleks bir yapıya sahip olan ışık büyük mesafeler katedip bitkiye ulaştığında, özel bir anten sistemi tarafından algılanır. Bitkide bulunan bu anten sistemi  o kadar hassas bir yapıya sahiptir ki, sadece bu çok küçük bir dalga aralığında bulunan ışığı yakalayacak ve bu ışığı işleyecek sistemleri başlatacak şekilde yaratılmıştır. Eğer ışık herhangi başka bir değere, hıza veya frekansa sahip olsaydı, pigment (bitkinin anteni) bu ışığı göremeyecek ve işlem daha başlamadan sona erecekti. Pigment ve ışık arasındaki uyum, çok sık karşılaştığımız özel yaratılış örneklerindendir. Örneğin kulak ve ses dalgası, göz ve ışık, besinler ve sindirim sistemi gibi sayısız uyumlu yaratılış örneği mevcuttur. Ne ışık kendi dalga boyunu ayarlar ne de pigment algılayabileceği ışık boyunu seçme şansına sahiptir. Açıktır ki, ikisi de bu sistem için özel olarak yaratılmışlardır.

 3.2. RENKLİ BİR DÜNYADA YAŞAMAMIZI SAĞLAYAN MUCİZE!

Işığı emen bütün maddelere pigment adı verilir. Pigmentlerin renkleri, yansıtılan ışığın dalga boyundan, başka bir deyişle madde tarafından emilmeyen ışıktan kaynaklanır. Bütün fotosentetik hücrelerde bulunan ve bir tür pigment olan klorofil, yeşil dışında, görünen ışığın bütün dalga boylarını emer.

 
Fotosentez işleminde görev alan anten, yüzlerce klorofil ve karotenoid molekülünden ve reaksiyon merkezi olan klorofil a molekülünden oluşur.
Yaprakların yeşil olmasının sebebi yansıtılan bu ışıktır. Siyah pigmentler kendilerine çarpan ışığın bütün dalga boylarını emerler. Beyaz pigmentler ise kendilerine çarpan ışığın neredeyse bütün dalga boylarını yansıtırlar.
(Sanırım ufolarda da diğer tüm ışıkları yansıtan bir metal ve renk kullanılıyor. Bu renk yeşil yada beyaz olabilir. Ufo sadece gerekli olan ışığı emiyor ve gerisini yansıtıyor. )
Örneğin bitkilerdeki klorofil ismi verilen pigmentler hem yeşil rengin oluşmasını sağlayan, hem de fotosentezin gerçekleştiği yerlerdir. Pigment, karbon, hidrojen, magnezyum, nitrojen gibi atomların biraraya gelerek oluşturdukları moleküllerin gerçekleştirdikleri bir yapıdır. İşte bu tür bir pigment olan klorofil hayatın devamında çok önemli bir role sahip olan fotosentezi, hiç durmaksızın gerçekleştirir. Klorofil pigmentinin boyutlarını düşündüğümüzde konunun ne kadar ince ve hassas hesaplar üzerine kurulu olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
250-400 kadar klorofil molekülü gruplar şeklinde organize olarak, “fotosistem” adı verilen ve çok hayati işlemler gerçekleştiren bir yapı oluştururlar. Bir fotosistem içindeki bütün klorofil molekülleri, ışığı emme özelliğine sahiptirler; ama her fotosistemde sadece bir klorofil molekülü gerçekten ışıktan elde edilen kimyasal enerjiyi kullanır. Enerjiyi kullanan molekül, fotosistemin ortasına yerleşerek, sistemin reaksiyon merkezini tespit eder. Diğer klorofil molekülleri “anten pigmentler” olarak adlandırılırlar. Klorofil a olarak adlandırılan reaksiyon merkezinin çevresinde anten benzeri bir ağ oluşturarak reaksiyon merkezi (yani klorofil a) için ışık toplarlar. Reaksiyon merkezi 250′den fazla anten molekülünün birinden enerji aldığında, elektronlarından biri daha yüksek bir enerji seviyesine çıkarak bir alıcı moleküle transfer olur. Yani klorofil a’ya ait olan bir elektron, etrafta dizilmiş bulunan diğer klorofil moleküllerine geçer. Bu sayede zincirleme bir reaksiyon ve elektron akışı dolayısıyla fotosentez de başlamış olur. Bu yüzden pigment dediğimiz organlar fotosentez işlevi içinde hayati bir rol oynamaktadırlar. Bu çok özel yapılı moleküller aynı zamanda çevremizdeki yeşil bitki dünyasını oluşturmaktadırlar.
 
Not: İleride tarif edilen ufolarda reaktör merkezi olarak üst üste dizilmiş madeni para şeklindeki turuncu plakaların burada tarif edilen granaların olduğunu düşünmekteyim.

3.3. IŞIĞIN SÜRESİ VE ŞİDDETİ
Fotosentez, ışığın şiddeti ve süresine bağlı olarak değişir. Ayrıca, ışığın doğrudan ya da dağılmış olarak gelmesi de fotosentez açısından önemlidir. Doğrudan veya direkt ışık ile bulut, sis ve diğer cisimlere çarparak yayılan ışık arasında önemli farklar bulunur. Doğrudan gelen ışınlar toplam ışığın %35′ini, yayılan ışık ise %50-60′ını oluşturur. Yayılan ışığın fizyolojik kalitesi daha yüksek olduğu için bitkilerin ihtiyacı olan ışık açığı karşılanmış olur.
Bitkilerin fotosentez yapabilmeleri ve hayatlarını sürdürebilmeleri için ısıya ihtiyaçları vardır. Belirli bir sıcaklıkta tomurcuklarını patlatarak çiçek açan, yapraklanan bitkiler, ısı belli bir sıcaklığın altına düştüğünde yaşamsal faaliyetlerini sona erdirirler. Örneğin, genelde ısı 10 derecenin üzerinde olduğunda orman ağaçları büyüme devresine girerler. Tarımda ise bu sınır 5 derecedir. Isı arttıkça kimyasal işlemler de iki ya da üç misli artar. Ancak ısı, 38-45 dereceyi aştığında, bitkinin büyümesi türüne göre yavaşlar, hatta durur.
3.4. FOTOSENTEZİN AŞAMALARI
Bilim adamları kloroplastların içinde gerçekleşen fotosentez olayını uzun bir kimyasal reaksiyon zinciri olarak tanımlamaktadırlar. Ancak, önceki sayfalarda da belirtildiği gibi, bu reaksiyonun olağanüstü hızlı gerçekleşmesi nedeniyle, bazı aşamaların neler olduğunu tespit edememektedirler. Anlaşılabilen en açık nokta, fotosentezin iki aşamada meydana geldiğidir. Bu aşamalar “aydınlık evre” ve “karanlık evre” olarak adlandırılır. Sadece ışık olduğu zaman meydana gelen aydınlık evrede fotosentez yapan pigmentler güneş ışığını emerler ve sudaki hidrojeni kullanarak kimyasal enerjiye dönüştürürler. Açıkta kalan oksijeni de havaya geri verirler. Işığa ihtiyaç duymayan karanlık evrede, elde edilen kimyasal enerji şeker gibi organik maddelerin üretilmesi için kullanılır.
3.4.1. AYDINLIK EVRE
Fotosentezin ilk aşaması olan aydınlık evrede, yakıt olarak kullanılacak olan NADPH ve ATP ürünleri elde edilir.
Fotosentezin ilk aşamasında görev yapan ve ışığı tutmakla görevli olan anten grupları büyük bir öneme sahiptirler. Daha önce de gördüğümüz gibi, kloroplastın bu görev için tasarlanmış bir parçası olan bu antenler, klorofil gibi pigmentlerden, protein ve yağdan oluşur ve “fotosistem” adını alır. Kloroplastın içinde iki adet fotosistem vardır. Bunlar 680 nanometre ve altında dalga boyundaki ışıkla uyarılan Fotosistem II ve 700 nanometre ve üstünde dalga boyuyla uyarılan Fotosistem I’dir. Fotosistemlerin içinde ışığın belirli bir dalga boyunu yakalayan klorofil molekülleri de P680 ve P700 olarak adlandırılmışlardır.
Işığın etkisiyle başlayan reaksiyonlar bu fotosistemlerin içinde gerçekleşir. İki fotosistem, yakaladıkları ışık enerjisiyle farklı işlemler yapmalarına rağmen, iki sistemin işlemi tek bir reaksiyon zincirinin farklı halkalarını oluşturur ve birbirlerini tamamlarlar. Fotosistem II tarafından yakalanan enerji, su moleküllerini parçalayarak, hidrojen ve oksijenin serbest kalmasını sağlar. Fotosistem I ise NADP’nin hidrojenle indirgenmesini sağlar.
Bu üç aşamalı zincirde ilk olarak suyun elektronları Fotosistem II’ye, daha sonra Fotosistem II’den Fotosistem I’e son olarak da NADP’ye taşınır. Bu zincirin ilk aşaması çok önemlidir. Bu süreçte tek bir fotonun (ışık parçası) bitkiye çarptığı anda meydana gelen olaylar zincirini inceleyelim. Söz konusu foton bitkiye çarptığı anda, kimyasal bir reaksiyon başlatır. Fotositem II’nin reaksiyon merkezinde bulunan klorofil pigmentine ulaşır ve bu molekülün elektronlarından birini uyararak daha yüksek bir enerji seviyesine çıkartır. Elektronlar, atom çekirdeğinin etrafında belirli bir yörüngede dönen ve çok az miktarda elektrik yükü taşıyan son derece küçük parçacıklardır. Işık enerjisi, klorofil ve diğer ışık yakalayan pigmentlerdeki elektronları iterek yörüngelerinden çıkartır. Bu başlangıç reaksiyonu fotosentezin geri kalan aşamalarını devreye sokar; elektronlar bu sırada saniyenin milyonda biri kadar bir zamanda yankılanma veya sallamadan kaynaklanan bir enerji verirler. İşte ortaya çıkan bu enerji, bir sıra halinde dizili bulunan pigment moleküllerinin birinden diğerine doğru akar.
Bu aşamada, bir elektronunu kaybeden klorofil, pozitif elektrik yüklü hale gelir, elektronu kabul eden alıcı molekül ise negatif yük taşımaktadır. Elektronlar, elektron transfer zinciri adı verilen ve taşıyıcı moleküllerden oluşan bir zincire geçmiş olur. Elektronlar bir taşıyıcı molekülden diğerine, aşağı doğru ilerlerler. Her elektron taşıyıcısı bir öncekinden daha düşük bir enerji seviyesine sahiptir, sonuç olarak elektronlar zincir boyunca bir molekülden diğerine akarken kademeli olarak enerjilerini serbest bırakırlar.
Sistemin çalışabilmesi için suyun, tilakoidlerin iç tarafındaki alanda parçalanması gerekmektedir. Bu sayede elektronlarını zar boyunca ileterek stromaya ulaştıracak ve orada NADP+’ye (nikotinamid adenin dinükleotid fosfat fotosentez sırasında, Fotosistem I için elektron alan yüksek enerji yüklü bir molekül) indirgenecektir Ancak su kolay kolay parçalanmadığı için bu bölgede güçlü bir organizasyon ve işbirliğine ihtiyaç vardır. Bu işlem için gerekli olan enerji, yol boyunca iki noktada devreye giren güneş enerjisinden sağlanır. Bu aşamada suyun elektronları iki fotosistemden de birer “itme” hareketine maruz kalırlar. Her bir itişin ardından, elektron taşıma sisteminin bir hattından geçerler ve bir parça enerji kaybederler. Bu kaybedilen enerji fotosentezi beslemek için kullanılır.
3.4.1.1. FOTOSİSTEM I VE NADPH OLUŞUMU
Fotosistem I’e çarpan bir foton, P700 klorofilinin bir elektronunu daha yüksek bir enerji seviyesine çıkartır. Bu elektron, elektron taşıma sisteminin NADPH hattı tarafından kabul edilir. Bu enerjinin bir kısmı, stromadaki NADP+’nın NADPH’ye indirgenmesi için kullanılır. Bu işlemde NADP+ iki elektron kabul ederek sistemden çıkar ve stromadan bir hidrojen iyonu alır.
3.4.1.2. FOTOSİSTEM 2 – FOTOSİSTEM 1
Elektronun yörüngesinden çıkması, elektron alıcısına ulaşması ve bunu takip eden birçok işlem, fotosentez için gerekli olan enerjiyi sağlar. Fakat bu işlemin bir defa gerçekleşmesi tek başına yeterli değildir. Fotosentezin devamı için bu işlemin, her an, tekrar tekrar gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu durumda ortaya büyük bir sorun çıkmaktadır. İlk elektron yörüngesinden çıktığı zaman, onun yeri boş kalmıştır. Buraya yeni bir elektron yerleştirilmeli, sonra gelen foton bu elektrona çarpmalı, yerinden fırlayan elektron alıcı tarafından yakalanmalıdır. Her defasında da fotonu karşılayacak bir elektrona ihtiyaç vardır.
Bu aşamada P700′ün kaybettiği elektronun yerine yenisi konur ve stromada bulunan hidrojen iyonu (H+) tilakoidin içine taşınır. Bir foton Fotosistem II’de P680′in bir elektronuna çarparak enerji seviyesini arttırır. Bu elektron diğer elektron taşıma sistemine geçer ve Fotosistem I’de P700′e kadar ulaşarak kaybedilen elektronun yerini alır. Elektron bu taşıma zinciri boyunca hareket ederken, fotondan aldığı enerji, hidrojen iyonunun stromadan, tilakoidin içine taşınması için kullanılır. Bu hidrojen daha sonra ATP üretiminde kullanılacaktır. Bütün canlıların hayatta kalmak için kullandıkları yakıt olan ATP, ADP’ye (adenozin difosfat – canlılarda bulunan bir kimyasal) bir fosfor atomu eklenmesiyle elde edilir. Sonuçta elektron, elektron transferini gerçekleştiren taşıyıcı moleküller, Fotosistem II’nin elektronlarını Fotosistem I’e ulaştırarak, P700′ün elektron ihtiyacını karşılar ve sistem mükemmel bir şekilde işlemeye devam eder.

3.4.1.3. SU-FOTOSİSTEM 2
Ancak bu karmaşık tablo burada bitmez. Elektronlarını P700′e veren P680 bu aşamada elektronsuz kalmıştır. Ancak onun ihtiyacı olan elektronun karşılanması için de ayrı bir sistem kurulmuştur. P680′in elektronları, köklerden yapraklara taşınan suyun, hidrojen, oksijen iyonları ve elektronlar şeklinde parçalanmasıyla elde edilecektir. Sudan gelen elektronlar Fotosistem II’ye akarak P680′nin eksik elektronlarını tamamlarlar. Hidrojen iyonlarının bazıları, elektron taşıma zincirinin sonunda NADPH üretmek için kullanılır, oksijen ise serbest kalarak atmosfere geri döner. Bu kompleks ve üstün tasarım sayesinde kloroplast ve hücrelerin zararlı miktardaki ısı artışından korunması sağlanmış, ayrıca bitkinin NADPH ve ATP gibi asıl ürünleri oluşturması için gerekli olan vakit kazanılmış olmaktadır. Fotosentezin ilk aşaması olan aydınlık evre, bu kadar üstün sistemlerle çalışmasına rağmen aslında bir hazırlık aşamasıdır. Bu aşamada üretilen yakıt niteliğindeki maddeler asıl işlemlerin gerçekleştiği karanlık evrede kullanılacak, böylece bu tasarım harikası sistem tamamlanacaktır.

3.4.2. KARANLIK EVRE
Aydınlık evre sonucunda ortaya çıkan enerji yüklü ATP ve NADPH molekülleri, karanlık evrede kullanılan karbondioksiti, şeker ve nişasta gibi besin maddelerine dönüştürürler.
Karanlık evre dairesel bir reaksiyondur. Bu devre, sürecin devam edebilmesi için reaksiyonun sonunda yeniden üretilmesi gereken bir molekülle başlar. Kelvin devri de denilen bu reaksiyonda NADPH’yle bitişik olan elektronlar ve hidrojen iyonları ve ATP’yle bitişik olan fosfor kullanılarak glikoz üretilir. Bu işlemler kloroplastın “stroma” diye adlandırılan sıvı bölgelerinde gerçekleşir ve her aşama farklı bir enzim tarafından kontrol edilir. Karanlık evre reaksiyonu gözenekler yoluyla yaprağın içine girerek stromada dağılan karbondiokside ihtiyaç duyar. Bu karbondioksit molekülleri stromada, 5-RuBP adı verilen şeker moleküllerine bağlandıklarında dengesiz 6-karbon molekülü oluştururlar ve böylece karanlık evre başlamış olur. Kelvin dairesel reaksiyonunu inceleyelim:
 
Karbondioksitin stromaya girmesiyle Kelvin devri başlar. (1) Karbon molekülleri, 5-RuBP adı verilen şeker moleküllerine bağlandıklarında dengesiz 6-karbon molekülü oluştururlar. (2) Bu 6-karbon molekülü hemen ayrılır ve ortaya iki tane 3-fosfogliserat (3PG) molekülü çıkar. (3) Her iki moleküle de ATP tarafından fosfat eklenir ve bu işleme fosforilasyon denir. Fosforilasyon sonucunda iki bifosfogliserat (BPG) molekülü oluşur. (4) Bunlar NADPH tarafından parçalanır ve ortaya iki gliseral-3-fosfat (G3P) molekülü çıkar. (5) Bu son ürünün bir kısmı kloroplastı terk ederek sitoplazmaya gider ve glikoz üretimine katılır. (7-8) Diğer kısmı ise Kelvin devrine devam eder ve tekrar fosforilasyona uğrar. Böylece devrin en başındaki 5-RuBP molekülüne dönüşür.

Bu 6-karbon molekülü hemen ayrılır ve ortaya iki tane 3-fosfogliserat (3PG)molekülü çıkar. Her iki moleküle de ATP tarafından fosfat eklenir ve bu işleme fosforilasyon denir. (bkz. yukarıdaki şekil, 2. aşama) Fosforilasyon sonucunda iki bifosfogliserat (BPG) molekülü oluşur. Bunlar NADPH tarafından parçalanır ve ortaya iki gliseral-3-fosfat (G3P) molekülü çıkar. (bkz. yukarıdaki şekil, 3-4. aşamalar) Bu son ürün artık kavşak noktasındadır ve bir kısmı sitoplazmaya giderek glikoz üretimine katılmak için kloroplastı terk eder. (bkz. yukarıdaki şekil, 5. aşama) Diğer kısmı ise Kelvin devrine devam eder ve tekrar fosforilasyona uğrar. Böylece devrin en başındaki 5-RuBP molekülüne dönüşür. (bkz. yukarıdaki şekil, 7-8. aşamalar) Bir glikoz molekülü oluşturmak için gerekli olan G3P molekülünün üretilebilmesi için bu devrin 6 kez tekrarlanması gerekir.
Fotosentezin her aşamasında olduğu gibi bu aşamasında da enzimler önemli görevler üstlenmişlerdir. Bu enzimlerin ne kadar hayati öneme sahip olduklarını anlamak için bir örnek verelim. Fotosentezin özellikle bu aşamasında etkili olan karboksidismütaz (ribuloz 1,5 difostaz karboksilaz) adlı enzim 0,00000001 milimetre (milimetrenin yüzmilyonda biri) büyüklüğünde olmasına rağmen asitleri ayrıştırır, oksitleme işlerini katalize eder.
Bu ne işe yarar? Eğer karbonhidratlar (trioz-heksoz moleküller) hücre içinde belirli bir oranda ve belirli bir yapıda depolanmazlarsa, hücre içi basıncı artırır ve en sonunda hücrenin parçalanmasına yol açarlar. Bu yüzden bu depolama, sıvılardan kaynaklanan iç basıncı etkilemeyen nişasta makromolekülleri şeklinde gerçekleşir. Bu ise enzimlerin 24 saat boyunca yaptıkları sıradan işlerden biridir.
Daha önce de belirtildiği gibi geriye kalan 5 RuBP molekülü ise sistemi yeniden başlatmak için gerekli olan madde ihtiyacını karşılayarak, kesintisiz bir reaksiyon zincirinin kurulmasını sağlamış olur. Karbondioksit, ATP ve NADPH mevcut olduğu sürece bu reaksiyon bütün kloroplastlarda devamlı olarak tekrarlanır. Bu reaksiyon sırasında üretilen binlerce glikoz molekülü bitki tarafından oksijenli solunum ve yapısal malzeme olarak kullanılır ya da depolanır.

3.4.3. ATP (ADENOZİN-TRİFOSFAT NEDİR?
Hücre içinde bulunan çok işlevli bir nükleotittir. İngilizce Adenosine Triphosphate’dan ATP olarak kısaltılır, en önemli işlevi hücre içi biyokimyasal reaksiyonlar için gereken kimyasal enerjiyi taşımaktır. Fotosentez ve hücre solunumu (respirasyonu) sırasında oluşur. ATP, bunun yanısıra RNA sentezinde gereken dört monomerden biridir. Ayrıca ATP, hücre içi sinyal iletiminde protein kinaz reaksiyonu için gereken fosfatın kaynağıdır.

Not: ATP ile yaşayan bir organizma olduğunu düşündüğüm ufonun (İngilizce de critter deniyor) heryerinde, makinenin çalışmasını sağlayan sinyallerin aktarıldığını düşünmekteyim.

Kimyasal Özellikleri
ATP, adenozin ve üç fosfat grubundan oluşur. Adenozinden itibaren sayınca ikinci ve üçüncü fosfat grupları arasındaki bağın enerjisi çok yüksektir. Bu bağın kırılmasıyla ATP, ADP’ye dönüştüğü zaman meydan gelen enerji değişimi, hücre içinde -12 kCal/mol, labortuvar şartlarında ise -7,3 kcal/mol’dür. Açığa çıkan bu büyük enerji miktarı, biyokimyasal reaksiyonlarda ATP’nin bir kimyasal enerji deposu olarak kullanılmasına yarar.

 3.4.4. FOSFOR NEDİR? NERELERDE KULLANILIR?
Fotosentez işlemi sırasında da ATP’de kullanılan fosfat, yapay gübre ve bazı ilaçların yapımında kullanılan fosforik asidin tuzu veya esterine deniyor.Atom numarası 15, atom ağırlığı 30.97 olan fosfor, periyodik tablonun 5. grubunda bulunmaktadır. Oksijene olan afinitesinin çok yüksek olması nedeniyle litofil bir elementtir. Ayrıca C, H, N, O gibi canlı bünyelerin önemli bir yapı elementi olması nedeniyle de biyolojik önemi vardır. Bu nedenlerle tabiatta asla serbest halde bulunmaz; fosforik asidin tuzu ve esterleri alinde bulunur. Çabuk alev alan, karanlıkta parlayan basit cisimdir. Yunanca «phos», ışık ve «phoros», taşıyan sözcüklerinden. Beyaz fosfor, çok şiddetli bir zehirdir; balmumu gibi yumuşak olan bu madde suda erimez ve açıkhavada öylesine çabuk alev alır ki, su içinde saklamak zorunluluğu vardır. Kırmızı fosfor, beyaz fosforun ısıtılmasıyla elde edilir. Daha az tehlikeli olduğundan kibrit ve havai fişek yapımında kullanılır. Canlı organizmaların işlemesinde önemli bir rol oynayan fosfor, özellikle kemiklerde, sinir dokusunda ve beyinde bulunur. Fosforun eczacılık, metalürji, tıp ve nükleer fizik alanlarında kullanımı daha sonra başladı.
Fosforışı (Fosforesans)
Beyaz fosfor havada bırakılacak olursa, hafif bir mavi ışık çıkartır. Bu olay, oksijenden hemen etkilenen fosforun, ışık çıkartarak ağır ağır yanmasından ileri gelir: fosforışı denilen işte budur. Bu terim, yaygınlaştırılarak, zayıf bir ışık çıkartan bütün cisimler (hattâ suyosunları, deniz anaları ve ateşböcekleri) için kullanılmıştır.
Günümüzde floresan lambaların içinde kullanılan fosfor, gaz sayesinde olur.içinde bulunan civa gazının Flamanlarca ısıtılarak buharlaştırılması sonucu oluşan gözle görülmez ışımanın camın iç yüzeyine kaplanmış olan floresan adı verilen madde sayesinde parlak, gözle görülebilir bir ışık üretiyor.
Floresan lambalarda, elektrik düğmesine basıldığında, trans-formerden geçen elektrik, tüpün bir ucundaki elektrottan diğerine bir ark oluşturur. Bu arkın enerjisi tüpün içindeki cıvayı bu-harlaştırır. Bu buhar elektrik yüklenerek gözle görülmeyen ült-raviyole ışınları saçmaya başlar. Bu ışınlar da tüpün iç yüzeyine kaplanmış olan fosfor tozlarına çarparak görülen parlak ışığı oluşturur.18 Watt’lık bir floresan lamba, 75 Watt’lık bir ampul kadar ışık verebilir. Yani floresanlar daha az enerji harcayıp, daha çok ışık verirler, yaklaşık yüzde 75 enerji tasarrufu sağlarlar. Işık tek bir noktadan değil de tüpün her tarafından geldiği için daha fazla dağılır. Mavimsi ışıkları daha yumuşaktır ve gözleri yormaz. İleride fosforun ve floresan lambanın ufolarla ne gibi bir ilgisi olduğu üzerinde teoriler yapacağız.

Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş ve yükseliş dönemi ile ilgili bilgiler

Yazan: Kadir 16 Ocak 2010 Cumartesi  
Kategori: Ders Notları

OSMANLI KURULUŞ DEVRİ
 
GİRİŞ:Anadolu (Türkiye) Selçuklularının 1308 yılında ortadan kalkmasıyla beraber, özellikle batı Anadolu’da beylikler arasında, Türk birliğini yeniden oluşturmayı amaçlayan mücadeleler kızışmıştır. İşte bu mücadelelerin neticesinde Anadolu’da Osmanoğullarının yıldızı parlayacak ve altı yüzyılı aşan muhteşem bir Türk devletine tanıklık edecektir.
   Söğüt’te temeli atı> Osmanlı Devleti, hakimiyeti altındaki ülke sınırlarını XVI. Yy içinde en geniş boyutlara ulaştırmıştır.Bugün dünya haritası üzerinde yer alan:
   Macaristan, Slovanya, Hırvatistan, Bosna  Hersek, Sırbistan, Karadağ, Kosova, Makedonya, Arnavutluk, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Türkiye, Moldavya, Ukrayna, Kırım, Dağıstan ve Kafkaslar, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar, Umman, Kuveyt, Yemen, İsrail, Lübnan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Sudan, Mısır, Etiyopya, Somali, Eritre, Libya, Tunus, Cezayir, Kıbrıs, İran’ın batı kısımları, kısaca Basra’dan Viyana’ya, Kafkasya’dan Fas’a, Kırım’dan Yemen’e kadar olan coğrafya üzerindeki bütün devletler Osmanlı devletinin sınırları içerisinde idi.
   Osmanlı devleti, iki imparatorluk, onlarca devlet ve bir çok beyliğe son vermiş, devrinin bir çok büyük devletini dize getirmiştir.

OSMANLI KURULUŞ DEVRİ

Kuruluş Dönemi Hükümdarları:
   Osman Bey                (1281-1324)
   Orhan Bey   (1326-1362)
   I. Murat   (1362-1389)
   Yıldırım Beyazıt   (1389-1402)
   Çelebi Mehmet   (1413-1421)
   II. Murad   (1421-1451)
Osmanlı Beyliğinin Kuruluşu
Osmanlılar Oğuzların Kayı boyuna mensuptur.Kayı güç ve kudret sahibi demektir. Oğuz inanışına göre Kayı Han Osmanlıların atasıdır. Kayılar, Oğuzların sağ kolda yer alan Bozokların, Günhan kolunun en büyük boyudur. Kayı Han Oğuz Kağan’ın en büyük oğludur. Bu durum Kayılara diğer Oğuz boyları arasında itibar sağlamıştır.Kayı boyunun damgası  ( I-Y-I ) dır.
Kayıların Anadolu’ya Gelişi
Kayılar Selçuklularla birlikte İran yaylasına geldiler.Malazgirt savaşından sonra Anadolu’nun fethine katıldılar.Moğol istilası ile birlikte Anadolu’ya göç etmişlerdir.Anadolu’da Ahlat yöresine yerleştiler.Başlarında Süleyman şah olduğu halde güneydoğu Anadolu’ya geçtiler. Süleyman şah Halep’e giderken Fırat’ta boğulmuş ve Türk mezarı da denilen Caber kalesine defnedilmiştir.Babasının ölümüyle Kayıların bir kısmının başına Ertuğrul Gazi geçmişti.(Kayıların bir kısmı ayrılarak Urfa-Viranşehir, Mardin- Derik arasındaki Beriyye bölgesine, bir kısmı da Anadolu’ya dağılmıştır)Kayılar 1230 Yassı çemen savaşında Anadolu Selçuklularının yanında yer aldılar.Savaştan sonra Ertuğrul Gazi yönetimindeki kayılar I. Alaaddin Keykubat tarafından önce Ankara yakınlarındaki Karacadağ bölgesine daha sonra Bizans sınırında Söğüt, Domaniç bölgesine uçbeyliği olarak yerleştirildiler.
Osmanlı beyliği kurulduğunda balkanlardaki Genel Durum
Balkanlarda siyasi birlik yoktu.Balkan devletleri kendi aralarında savaşlar yapıyorlardı.Var olan devletler şunlardır:
1.   Bulgar Krallığı
2.   Sırp Krallığı
3.   Macar krallığı
En güçlü devlet Sırp Krallığı idi.Bunların dışında Bosna Hersek,Eflak,Boğdan,Erdel ve Arnavutluk beylikleri gibi küçük devletlerde vardı.Trakya ve mora ise Bizans egemenliğinde idi.
Öte yandan Bizans eski gücünü kaybetmiş, ancak siyasi varlığını devam ettirebilmek amacıyla Balkan devletleri ile mücadele halindeydi.Devletin başında Paleoglar sülalesi bulunuyordu.Kendi içinde de taht mücadeleleri sürüyordu.Yerel yöneticiler (Tekfurlar) merkezi yönetimi dinlemiyordu.halk ağır vergiler altında eziliyordu.İç ve dış ticaret Venedikliler ve Cenevizlilerin eline geçmişti.
Anadolu’nun Genel Durumu
Osmanlı Beyliği kurulduğu yıllarda Anadolu Türk beylikleri kendi aralarında mücadele halindeydi.Anadolu Selçuklu Devletinden ayrı> yirmiye yakın beylik vardı.
Trabzon Rum Devleti Karadeniz bölgesine hakimdi.Ancak doğal engeller genişlemesine müsaade etmiyordu.İlhanlılara vergi veriyorlardı.
Anadolu’nun doğusunda bulunan ilhanlılar bölgenin en güçlü devleti idi.1299 da bir çok Anadolu beyliği bağımsızlığını ilan edince etkisi azaldı.
Anadolu’nun güneyinde Memluk Devleti vardı. Suriye,Mısır ve Arabistan’a hakimdi.
Osmanlı Devletinin Kuruluşunu ve Gelişmesini Hazırlayan Nedenler
1.   Coğrafi Konum:Osmanlıların yerleştiği uç bölgesi devletin kuruluşunda ve gelişmesinde çok faydalı olmuştur.Moğolların tesir alanının dışında kalmışlardır.Ayrıca zayıf Bizans sınırındadır.
2.   Osmanlı Hanedanının Özelliği: Osmanlı kuruluş dönemi padişahları teşkilatçı ve siyasi dehaya sahipti.
3.   Komşu Beyliklerin yakın davranması:Diğer beylikler Bizans’a karşı gaza ve cihatta bulunan Osmanlı Beyliğine büyük sevgi duyuyorlardı.
4.   Osmanlı Devlet Teşkilatının Mükemmelliği:askeri, Adli, İktisadi ve Ticari teşkilat sağlam esaslar üzerine oturtulmuştu.
5.   Osmanlı Hakimiyetinin Taksim Edilmemesi:daha önceki Türk devletlerinden farklı olarak topraklar hükümdar ailesinin değil hükümdarın malı sayılmıştır.Bu durum merkezi yönetimi güçlendirmiştir.
6.   Bizans’ın Durumu:IV. Haçlı seferinden sonra Bizans karışıklıklardan kurtulamamıştır. Bizans’ın zayıflaması Osmanlı devletinin işine yaramıştır.
7.   Osmanlıların İskan Siyaseti:Osmanlılar fethettiklere yerlere sistemli bir iskan siyaseti uygulanışlardır.Doğudan Moğolların önünden kaçıp gelen Türkmenler bu durumu kolaylaştırmıştır.Fethedilen bölgeler kısa zamanda Türkleştirilmiştir.
8.   Fethedilen Bölgelerde Halka İyi Davranılması:Fethedilen bölgelerde yerli halka müsamahalı davranılmıştır.
9.   Fethedilen Toprakların Taksim ve İdaresi:Osmanlılar Rumeli’de ele geçirdikleri toprakları miri arazi haline getirmiş böylece halkı senyor baskısından keyfi vergilerden kurtarmıştır.Dini kurumların mallarına dokunmamıştır.
10.   Osmanlı Ordusunun Güçlülüğü:Osmanlı ordusu devrinin en disiplinli ve güçlü ordusudur.
11.   Gaza ve cihat Anlayışı:Gaza ve cihat anlayışı fetihleri kolaylaştırmıştır.
Ertuğrul Bey Dönemi
Kayılar önceleri Çobanoğulları Beyliğine bağlıydı. Çobanoğulları ise Anadolu Selçuklularına bağlıydı. Yapı> fetihler sonucunda Söğüt, Domaniç, Ermeni Derbendi Kayılara verildi.Ertuğrul Gazi ölünceye kadar(1281) Anadolu Selçuklularına bağlı kaldı.
Osman Bey Dönemi (1281-1324)
Selçuklu Sultanı Osman Bey’e Söğüt ve havalisini vererek, Osman Beyin aşiret reisliğini kabul etti.1281 yılında kayı boyunun yönetimine geçen Osman Bey Ahi’lerin en saygın kişisi Şeyh Edebâli’nin kızı Mal Hatun ile evlendi.Böylece bölgedeki Ahiler ve dervişlerin desteğini kazandı.
Osman Bey Söğütten sonra Bilecik, Karacahisar, İnegöl’ü aldı.Başkenti Bilecik’e taşıdı.(1288)
1299’da bağımsızlığını ilan etti.Selçuklu sultanı III. Alaaddin Keykubat’ın İlhanlı hükümdarı Gazan Han kuvvetleri tarafından tutulup İran’a >ürülmesi üzerine Selçuklu ulemalarından bazıları ve bölgedeki Türkmen beylerinden bir kısmı oğuz geleneğine uyarak Osman Bey’in idaresine girdi.1301’de Yarhisar’ı alarak başkent yaptı.Bunun üzerine tekfurlara yardım etmek için gelen Bizans ordusuyla yapı> 1302 Koyunhisar savaşında (Baphaeon) galip geldi.Bu savaş Osmanlıların Bizans’la yaptıkları ilk savaş ve ilk galibiyettir.Akyazı, Mudurnu, Sapanca, Yalova ve Mudanya alınarak Bursa kuşatıldı.Marmara denizinde İmrehor adası alındı.
Osman Gazi ilk Osmanlı parasını bastırmıştır.ilk Osmanlı kadısı karamanlı Dursun Fakih Karacahisar’a tayin edilmiştir.
Bu fetihler üzerine Anadolu Selçuklu Sultanı Osman Gaziye beylik alameti göndererek Eskişehir ve İnönü’yü de verdi.Türk devleti geleneğine göre ; Sultana tabl, alem ve tuğ gönderilirdi.
Orhan Gazi Dönemi (1324-1362)
Babasının hastalığından dolayı 1320 yılından beri devlet idaresine vekalet ediyordu.Başarılı yönetimi sonucu boyların kararı ile bey olarak tanındı.
Bursa’nın Fethi (1326)
Orhan Bey babasının isteğiyle Bursa’nın fethine hız verdi.Yaptırdığı iki kaleyle Bursa’yı kontrol altına aldı.Kuşatma altına alınan Bursa teslim oldu.
İpek sanayinin merkezlerinden olan Bursa’nın fethi Osmanlı hazinesine büyük gelir sağladı.devlet merkezi Bursa’ya taşınarak başkent yapıldı.
İznik’in Alınması(1329)
İznik’in kaybının Anadolu’nun kaybı olduğunu bilen Bizans imparatoru  Maltepe (Palekanon) önlerine karargah kurdu.Ani bir saldırı ile Bizans kuvvetleri dağıtıldı.Bizans bu savaşla Anadolu’dan çekilmiştir.
Hıristiyanlığın önemli kentlerinden olan İznik Türk hakimiyetine girdi.Başkent İznik’e taşındı.İlk medrese İznik’te açıldı.
Karesioğuları’nın Topraklarının Alınması
Osmanlılar doğudan gelen Türkmenlere yurt bulmak zorundaydılar.Böylece Hıristiyan devletlerle mücadelede üstünlük sağlanacaktı.Yeni topraklar elde edebilmek için Rumeli’ne geçmek gerekiyordu.Çanakkale bölgesine ise Karesioğulları Türk Beyliği hakimdi.Karesioğullarının iç mücadelesinden yaralanılarak 1345’te yapı> bir seferle Balıkesir,Edremit körfezi ve Kapıdağ arasındaki bölgeye hakim olundu.Bu durum Rumeli’ye geçişi kolaylaştırmıştır.Karesioğulları Osmanlı’ya bağlanan ilk beyliktir.Osmanlı ilk donanmasını Karesioğullarından almıştır. Akıncı beylerinden olan Hacı İlbey, Evrenos Gazi Osmanlı hizmetine girdiler.
1353’ de önemli ticaret merkezlerinden İzmit ele geçirildi.1354’ de Ankara Ahilerden alındı.
Rumeli’ye Geçiş
Bizans imparatoru Kantakuzen taht kavgaları sebebiyle Orhan Bey’den yardım istedi.Orhan Gazinin oğlu Süleyman Paşa yardıma gönderildi.(1345) Yapı> yardımlara karşılık Gelibolu yarımadasında Çimpe kalesi üst olarak verildi.(1354)Orhan Bey’in oğlu Süleyman Gazi yönetiminde 20 bin kişilik Osmanlı kuvveti Rumeli’ne geçti.Kısa sürede Gelibolu çevresi alınarak bölgeye Türkmenler yerleştirildi.1357’de Çorlu, arkasından Bolayır, Tekirdağ, Malkara ve Lüleburgaz alındı.
Türklerin Rumeli’ne geçişi Avrupa’da korku meydana getirdi.Tekrar Osmanlıya karşı haçlı seferleri düzenlendi.

Rumeli’ye Geçişin Sebepleri:
1.   Cihan Hakimiyeti Egemenliğini gerçekleştirmek
2.   Stratejik Nedenler
3.   İstanbul’un fethini kolaylaştırmak

Balkanlardaki fethi kolaylaştıran sebepler:
1.   Balkanlarda siyasi birliğin olmaması ve birbirleriyle mücadele etmeleri
2.   Türklerin balkanlarda takip ettiği siyaset
3.   Balkanlarda önceden yerleşen Türklerin olması
4.   Doğudan gelen Türkmenlerin bu bölgeye gönderilmesi

Diğer Faaliyetler:
a)   İlk divan oluşturuldu.
b)   İlk donanma kuruldu.
c)   İlk medrese İznik’te açıldı.
d)   İlk düzenli ordu (yaya ve müsellem) oluşturuldu.
I.Murat (Hüdavendigar) Dönemi (1362-1389)
Ağabeyi  Süleyman babasından önce vefat etmişti.Orhan Bey’in ölümüyle boy beylerinin desteği ile hükümdar oldu.
Öncelikle Anadolu Türk birliğini kurmayı amaçladı.1375’te Hamitoğullarına baskı yaparak 80 bin altın karşılığı Akşehir, Beyşehir, Yalvaç gibi yerleri aldı.1378’de Germiyan beyinin kızı ile şehzade Yıldırım evlendirildi.Çeyiz olarak Kütahya, Tavşanlı, Emet, Simav alındı.
Karamanoğulları kendilerini Anadolu Selçuklularının devamı olarak görüyordu.Osmanlıların bu ilerleyişinden hoşlanmadılar.Osmanlı ordusu Rumeli’nde iken bazı toprakları işgal ettiler.I. Murat ilk olarak Karaman seferine çıkarak taşkınlıklarını önledi.
Edirne’nin Fethi (1363)
Edirne askeri açıdan önemli bir konumda bulunuyordu. Öncelikle Bizans’ın Edirne ile bağlantısı kesildi.Sırp ve Bulgarlar Sazlıdere’de (1363) büyük bir bozguna uğratıldı.Edirne fethedildi ve 1365 yılında başkent ilan edildi.
Sırp Sındığı Zaferi (1364)
Edirne ve Filibe’nin fethi bir haçlı seferinin düzenlenmesine sebep oldu.Papa vasıtası ile Avrupa harekete geçirildi.Balkan ülkeleri birleşti.Macar kralı Layoş’un öncülüğünde Edirne’ye kadar yaklaştılar.Hacı İlbey komutasındaki 10 bin kişilik öncü kuvvetleri tarafından haçlılar hazırlıksız yakalanarak bozguna uğratıldı. Kaçan haçlı kuvvetlerinin büyük bir kısmı Meriç nehrinde boğuldu.Böylece Rumeli’ndeki Türk hakimiyeti kesinleşmiş, ilk haçlı ordusu yenilmiştir.
1372 Çirmen (İkinci Meriç) savaşında Trakya ve Makedonya prenslikleri yenilgiye uğratıldı.
I.Kosava Savaşı (1389)
Türklerin balkanlarda ilerlemesi tekrar haçlı seferine sebep oldu.Buna Karamanoğullarıda katıldı.Seferin sebeplerinden biride Timurtaş komutasındaki Osmanlı ordusunun 1388 yılında Ploşnik’te bozguna uğramasının Balkan krallıklarını umutlandırmasıdır.Sultan Murad Karamaoğulları sorununu çözerek Rumeli’ye geçti.Vezir Çandarlı komutasındaki 30 bin kişilik kuvvet Bulgarlar üzerine yürüyerek etkisiz hale getirdi.Türk ordusu Kosava ovasında haçlılarla karşılaştı.Osmanlı ordusu ilk kez bu savaşta top kullanmıştır. Haçlılar çember içine alınarak imha edildi.Sultan Murad bu savaş sırasında bir Sırplı tarafından hançerlenerek şehit edilmiştir.(10 Ağustos 1389)

I. Murat’ın Diğer Faaliyetleri
a)   Devşirme sistemi uygulanarak Yeniçeri ocağı kuruldu.
b)   Tımar sistemi uygulanmaya başladı.
c)   Topçu ocağı oluşturuldu.
d)   Rumeli beyler beyliği oluşturuldu ve yönetimine Lala Şahin Paşa getirildi.
e)   Çandarlı Halil ve Kara Rüstem Paşalar ilk mali düzenlemeyi yaptılar.
f)   Sultan unvanını ilk kez kullanmıştır.
g)   Kazaskerlik makamını oluşturmuştur.
Yıldırım Beyazıt Dönemi (1389-1402)
Sultan Murad’ın savaş meydanında ölümüyle, babasının vasiyeti üzerine tahta çıkarıldı.Anadolu’da karışıklıklar çıkması üzerine balkan devletleri ile anlaşmalar imzalayarak Anadolu’ya geçti.
a)   Anadolu Harekatı:
Sultan Murad’ın ölümünü haber alan Anadolu beylikleri harekete geçmişti. Karamanoğulları Beyşehir’i işgal etmişler,Saruhan, Menteşe, Aydın, Germiyan Beyliklerini kışkırtmışlardı.Yıldırım Beyazıt yanında bulunan Sırp kuvvetleri ile hareket  ederek Germiyan, Aydınoğulları, Candaroğulları, Kadı Burhanettin, Menteşe ve Saruhan Beyliklerini ele geçirdi.Bu bölgeyi kapsayan Kütahya merkezli Anadolu Beylerbeyliği kuruldu.
Hemen ardından Karamanoğulları üzerine Konya’ya yüründü.Anlaşma isteyen Karamanoğulları ile anlaşılarak yeniden batıya yöneldi.
b)   İstanbul Kuşatması:(1391)
Karaman seferinde Yıldırım ile birlikte bulunan İmparator Yuannes’in oğlu Manuel Bursa’ya gelindiğinde babasının ölümünü haber alıp izinsiz İstanbul’a gitti.Bu durum üzerine İstanbul kuşatıldı.(1391) Macarların Türk topraklarına girdiği haber alınınca kuşatma kaldırıldı.Bu Osmanlılar tarafından yapı> ilk kuşatmadır.
c)   Niğbolu Meydan Muharebesi (1396):
Osmanlıların Rumeli’ndeki faaliyetlerinin devam etmesi, akıncıların Bosna’ya, Arnavutluk’a ilerlemesi Haçlıları telaşa düşürüyordu.Bundan en çok rahatsız olan Macarların tahriki ile Fransız, Alman, Belçika, eflak, İngiliz, Felemenk, İskoçya şövalyelerinden oluşan 120 bin kişilik büyük bir haçlı ordusu 1396 mayısında harekete geçti.Bu ittifakın amacı beş yıldır kuşatma altında olan İstanbul’u kurtarmaktı.Yıldırım kuşatmayı kaldırarak 50-60 bin kişilik Osmanlı ordusunu Niğbolu da topladı. Haçlılar Niğbolu ovasında büyük bir yenilgiye uğratıldı.
Sonuçları:
1.   Pek çok esir alındı.Esirlerin bir kısmı fidye karşılığı daha sonra serbest bırakılmıştır.
2.   Büyük ganimet elde edildi.bu ganimetle Edirne ve Bursa’da pek çok cami, medrese ve imaret inşa edilmiştir.
3.   Haçlıların aldığı yerler geri alındı.
4.   Bulgar Krallığı ortadan kaldırıldı.Macaristan’a akınlar yapıldı.
5.   Haçlı dünyası yarım yüzyıl (1444) Türklerin üzerine yürümeye cesaret edemedi.
6.   İstanbul kuşatmalarına yeniden devam edildi.
7.   Yıldırım’a halife tarafından Sultan-ı iklim-i rum unvanı verildi.
d)   Bizans’la Anlaşma ve Anadolu Hisarı:
Yıldırım Niğbolu zaferinden sonra İsatnbul’u yeniden kuşattı.Kuşatma sırasında Anadolu Hisarı (Güzelce hisar) yapıldı.Güçlü bir deniz kuvveti ve büyük topların olmaması fethi engelliyordu.Şehir abluka altına alınarak teslim olması sağlanmaya çalışılıyordu. Ancak Anadolu’da Timur tehlikesinin ortaya çıkması sonucu kuşatma kaldırılarak Bizans’la anlaşma yapıldı.Sirkecide bir Türk mahallesi kurulmuş, kadı tayin edilmiş, yıllık haraç artırılmıştır.
e)   Timur – Yıldırım Mücadelesi:
Timur Cengiz imparatorluğunu yeniden kurmayı amaçlıyordu.İran’ı almış, Hindistan’a sefer düzenlemişti.Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf ve Bağdat Emiri Ahmet Celayir Timur korkusundan Yıldırım’a sığınmıştı.Yıldırım’ın ortadan kaldırdığı beyler ise Timur’a sığınmıştı. Timur Anadolu’ya girerek Sivas’ı yağmaladı.Yıldırım İstanbul kuşatmasını kaldırarak Anadolu’ya ilerledi. İki ordu Ankara yakınlarında Çubuk ovasında karşılaştı.Beyleri karşı tarafta olan bir kısım tımarlı sipahiler, kara tatarlar Timur’un tarafına geçince Osmanlı ordusu dağıldı. Yıldırım esir düştü.(20 temmuz 1402)

f)   Ankara Savaşının Sonuçları:
1.   Osmanlı Devletinin 50 yıl kadar duraklamasına sebep oldu.
2.   Anadolu Türk birliği dağıldı.
3.   Balkanlardaki Türk ilerleyişi durdu.
4.   Bizans imparatorluğunun ömrü yarım yüzyıl uzadı.
5.   İstanbul’un fethi gecikti.
6.   Anadolu’da ki Osmanlı toprakları Timur hakimiyetine girdi.
7.   Osmanlı hazineleri ve arşivi yağmalandı.
8.   Yıldırım Beyazıt ve oğulları esir edildi.
9.   Fetret dönemi başladı.

Not:Yedi ay kadar esir dönemi yaşayan Yıldırım 9 Mart 1403’ de vefat etti.
Fetret Devri (1402-1413)

Osmanlılar Ankara savaşında yenilmişlerdi.bundan yararlanan Anadolu beylikleri eski topraklarını fazlasıyla ele geçirdiler.Timur, Osmanlıların yeniden toparlanmalarını engellemek için Yıldırımın oğulları arasındaki taht kavgalarını kışkırtmıştır.Bu dönemde Osmanlının Anadolu hakimiyeti oldukça zayıflamıştır.Fakat balkanlarda Eflak prensliği dışında toprak kaybı olmamıştır.Bunun nedenleri:
1.   Tımar sistemi nedeniyle bölgede gelirin ve refahın artması
2.   Avrupa’da yüzyıl savaşları nedeniyle büyük bir karışıklık yaşanması
3.   Fetihlerde yumuşak bir politika izlenmesi
4.   Halkın çapulculara karşı güvenliğinin sağlanması

Şehzadeler Arasında Mücadeleler:Timur’un Anadolu’da bıraktığı ortam kardeşler arasında 11 yıl sürecek taht mücadelelerini başlattı.bu mücadeleler Bizans entrikaları ile daha da arttı.Süleyman Çelebi Edirne’de, İsa Çelebi Bursa’da, Mehmet Çelebi Amasya’da, Musa Çelebi Balıkesir’de hükümdarlık ilan ettiler.
İsa Çelebi yaptığı savaşlarda yenilerek öldürüldü. Mehmet Çelebi Amasya’da durumunu kuvvetlendiriyordu. Rumeli’de Süleyman Çelebi ile Musa Çelebi mücadelesi başladı. Musa çelebi 1410’da Süleyman Çelebiyi öldürttü.Geriye kalan iki kardeşten Musa çelebi Rumeli’de, Mehmet Çelebi’de Anadolu’da hükümdar oldu.Musa Çelebi bu dönemde İstanbul’u kuşatmıştır. Mehmet Çelebi Osmanlı birliğini sağlamak amacıyla mücadeleye girişti. Bizans’la anlaşarak Rumenliye geçti.Fakat yenildi. Ancak Musa Çelebinin komutanları Mehmet Çelebinin saflarına geçince Musa Çelebi yakalanarak öldürüldü.(1413) Çelebi Mehmet Osmanlı devletini tek bayrak altında toplamayı başardı.
Çelebi Mehmet Dönemi (1413-1421)
a)   Anadolu Harekatı:
Çelebi Mehmet idareyi ele geçirdiğinde devlet çoğu Anadolu’da olmak
üzere oldukça toprak kaybetmişti. Çelebi Mehmet’in mücadelesi Karamanoğulları ile oldu. Karamanoğulları Bursa’da Yıldırımın kabrini bile yağmalamışlardı.bu gelişmelerden sonra Edirne’de hükümdarlığını ilan eden Çelebi Mehmet Anadolu’ya geçti. Aydınoğullarından İzmir alındı. Aydınoğlu Cüneyd Bey Niğbolu sancak beyliğine tayin edildi.1414’ de Karaman topraklarına girildi. Akşehir, Beyşehir, Seydişehir alındı. Karamanoğulları ile anlaşma yaparak geri döndü. Candaroğullarından Samsun, İsfendiyaroğullarından Tosya, Çankırı tarafları alındı. Böylece Anadolu Türk birliğini kurma yolunda önemli adımlar atıldı.Çelebi Mehmet Osmanlı devletinin ikinci kurucusu olarak ta adlandırılır.
b)   Osmanlı- Venedik Deniz savaşı:
Yıldırım döneminde güçlenmeye başlayan denizcilik Akdeniz’in en güçlü donanmasına sahip Venediklilerle mücadele edebilecek güçten yoksundu. Venedik donanmasına bağlı gemilerin Osmanlı ticaret gemilerine düşmanca tavır alması üzerine Çalı Bey komutasındaki 30 gemiden oluşan Osmanlı donanması Akdeniz’e açıldı.Osmanlı donanması yenildi, Çalı Bey şehit oldu.Venedik kaptanınındı yaralanması üzerine Osmanlı donanması takip edilmedi.
c)   Şeyh Bedrettin İsyanı:
Şeyh Bedrettin Edirne yakınlarında Simav’da doğdu.Bursa, Konya, Kahire gibi devrin en önemli ilim merkezlerinde okudu.Ünü tüm İslam ülkelerinde yayıldı.Kazaskerlik görevine kadar yükseldi.Yandaşları Yahudi dönmesi Torlak Kemal (Manisa’da ayaklandı), Börklüce Mustafa (İzmir’de ayaklandı) yardımı ile hükümdarlık iddiasında bulundu.
Çelebi Mehmet Şeyh Bedrettin’i Rumeli’de yakalattı.Devrin bilginlerinin kararı ile Serez’de idam ettirdi.(1420)
Bu isyan fetret devrinde halkın düştüğü bunalımdan istifade edilerek çıkarılmıştır.Şeyh Bedrettin komünizm benzeri bir sistem savunuyordu.Her türlü mülkiyetin kaldırılması ve ortak mülkiyet istiyordu.Cennet ve cehennemi ret etmiştir.Osmanlıdaki ilk dini ve sosyal içerikli isyandır.Anadolu Selçuklu dönemindeki Baba İshak ayaklanmasına benzer.
 
II. Murad Dönemi (1421-1451)
a)   II.Murad ve  Mustafa Çelebi Mücadelesi:(Düzmece Mustafa Olayı)
II. Murad tahta çıkar çıkmaz saltanat mücadelesi ile karşılaştı.Timur tarafından Semerkant’a >ürülen amcası Mustafa Çelebi, Timur’un ölümüyle serbest kalmış ve Anadolu’ya dönmüştü.Bizans tarafından para karşılığı esir tutuluyordu.Ancak II. Murat tahta çıktığı günlerde serbest bırakıldı. Karamanoğullarından yardım alan Mustafa Çelebi Bizans’ın da desteğini alarak Rumeli’ne geçti. Gelibolu kalesini kuşattı.Rumeli’ndeki beyler Mustafa Çelebi’nin saflarına geçti.Üzerine gönderilen vezir-i azam Beyazıt Paşa’yı yenerek Edirne’ye girdi ve hükümdarlığını ilan etti.
Rumeli’yi ele geçirdikten sonra Anadolu’ya yöneldi.II. Murad İzmir’de şap madeni işleten Cenevizlilerle anlaştı.Mustafa Çelebi telaşlanarak Bursa’ya geldi.
II. Murad’ın komutanlarından Mihailoğlu vasıtası ile Rumeli beyleri ile gizlice temas kuruldu.Mustafa Çelebinin şehzade olmayıp düzmece olduğuna inandırıldılar.Buna inanan Rumeli beyleri ve Cüneyd beyin II. Murad tarafına geçmesi ile telaşa düşen Mustafa Çelebi Rumeli’ye kaçtıysa da yakalanarak öldürüldü.
Sultan Murad 2 yıl süren bu isyanı bastırdıktan sonra Edirne’ye giderek tahta oturdu.
b)   İstanbul Kuşatması:
Mustafa Çelebiye yardım eden Bizans’ı cezalandırmak amacıyla 1422 yılında 30 bin kişilik bir kuvvetle İstanbul kuşatıldı.Büyük toplar olmadığı için şehre zarar verilemiyordu ancak tekerlekli kuleler vasıtasıyla ciddi bir tehdit haline gelinmişti.İlk kez kuşatmada donanma kullanılmıştır.Bu sırada Bizans’ın desteklediği II. Murad’ın küçük kardeşi şehzade Mustafa’nın isyan etmesi üzerine kuşatma kaldırıldı.
c)   Şehzade Mustafa İsyanı:
Sultanın 13 yaşında olan Hamiteli sancak beyi olan kardeşi şehzade Mustafa korkarak Karamanoğullarına sığınmıştı.Anadolu beylikleri de yardım etmişlerdi. İstanbul kuşatması sırasında Bizans şehzadeyi yanına çağırarak destek verdi.Bursa’yı kuşattı. İznik’i ele geçirdi.Kuşatmayı kaldıran II. Murad Gelibolu yoluyla Anadolu’ya geçti. İznik’e gelerek kardeşini yakalatarak boğdurttu.
d)   Anadolu Beylikleri ile Mücadele:
Anadolu beylileri II. Murad’ın ilk yıllarındaki saltanat mücadelelerinden yararlanmaya çalışmışlardı. En önemlileri Karaman, Germiyan, Menteşe ve Candaroğullarıdır.II. Murad şehzade Mustafa olayını hallettikten sonra belikler üzerine yürüdü.Candaroğulları ikiye ayrılmıştı.Birbirleri üzerinde hakimiyet kuramayınca Osmanlı egemenliğini tanıdılar.
II. Murad Menteşeoğulları üzerine yürüyerek 1425 yılında Muğla’yı alarak beyliğin hakimiyetine son verdi.1426’da Aydın oğullarını yeniden kurmak isteyen Cüneyd beyin üzerine gidiler Salihli’de yakalanarak idam edildi.
Sıra Karamanoğullarına gelmişti.1437 yılında sefere çıkılarak Konya içlerine kadar ilerlendi.İbrahim Bey kaçarak dağlık bölgeye sığındı ve barış istedi.Rumeli’de durum karışık olduğundan teklif kabul edildi.Bu barışa göre:

1)   Karamanoğlu İbrahim Bey toraklarına dönecek.
2)   İşgal ettiği Hamideli toprakları Osmanlılara katılacak

Fakat İbrahim Bey sözünde durmayarak Macarlar ve Bizans ile anlaşarak Osmanlıları arkadan vurmuştur.Beylik ortadan kalkana kadar mücadele devam etmiştir.
e)   Rumeli’de ki Durum:
Bu dönemde Makedonya, Selanik,Teselya alınmış, Arnavutluk Osmanlı himayesine girmişti.
Balkanların en güçlü devleti olan Macarlar Türk ilerleyişinden rahatsızlık duyuyordu.Sultan Murad’ın ilk yıllarındaki kargaşadan yararlanarak Sırbistan üzerinde hakimiyet kurmaya çalıştılar.Sultan murad 1426 yılında Eflak’a girdi. Macar ve Eflak kuvvetleri mağlup oldu.1427 yılında Sırp kralı Lazar Osmanlı hakimiyetini kabul etmek zorunda kaldı.Sırp kralı Lazar’ın ölümüyle başa geçen kralı Osmanlılar kabul etmedi. Osmanlı Macar mücadelesi hızlandı.Türkler  Sırbistan’a girdi. Macarlar ise Belgrat’ı işgal etti.Burada Macarların bozguna uğraması üzerine Sırp kralı Bırankoviç Türk hakimiyetini kabul etti.Eflak prensside Türk üstünlüğünü tanıdı.1428’de barış yapılmasına rağmen Macarlar iddialarından vazgeçmedi.
Macarlar yeni müttefikler aramalarına rağmen Türk kuvvetleri Macaristan içlerine kadar girdi.Fakat Belgrat alınamadı. Bu durum Macarları cesaretlendirdi.
Osmanlı aleyhine Bizans ve Avrupa’da ittifak çalışmaları hızlandı.Eflak beyi tarafından Osmanlı kuvvetleri pusuya düşürülerek 20 bin asker şehit edildi.Bağlı beyler cesaret bularak ayrıldılar.Osmanlının cezalandırma seferleri de başarısızlıkla sonuçlandı.Türkler aleyhine Karamanoğullarınında bulunduğu büyük bir ittifak kuruldu. İttifakta Sırp, Erdel, Eflak, Macar kuvvetleri bulunuyordu. Niş yakınlarında büyük kayıplar veren Osmanlı kuvvetleri geri çekilmeye başladı. Haçlı birlikleri Filibe’ye kadar ilerledi.Ancak soğukların artması ile Daha fazla ilerleyemeden geri çekilmek zorunda kaldılar.
Segedin Antlaşması (1444)
Balkanlarda ardı ardına gelen yenilgiler Osmanlı devletini zor duruma soktu.Anlaşmadan başka yol yoktu.sultan Murad girişimlerde bulunarak 12 Haziran 1444’ de Segedin barışının yapılmasını sağladı.

Maddeleri:
1.   Sırp krallığı yeniden kurulacak, sırplardan Türklerin aldığı topraklar geri verilecekti.Buna karşılık Sırplar Türklere vergi verecekti.
2.   Eflak, Türklere vergi vermeye devam edecek, fakat Macaristan himayesinde olacaktı.
3.   Her iki taraf  Tuna’yı geçemeyecekti.
4.   Anlaşma 10 yıl geçerli olacaktı.

Önemi ve Sonuçları:
1.   Osmanlılar Balkanlarda rahatlama sağlayarak, yeniden toparlanmak için zaman kazanmışlardır.
2.   Macarlarla tampon bölge oluşturularak onların direk zararından kurdurulmuştur.
3.   İlk defa sınır kavramı ortaya çıkmış ve tuna nehri belirleyici olmuştur.
4.   Sultan II. Murad bu ortamdan yararlanarak hükümdarlığı 12 yaşındaki II. Mehmet’e bırakmıştır.
5.   Bu durum Avrupa’da yeni bir Haçlı seferinin toplanmasına neden oldu.
f)   Varna Savaşı (1444)
Segedin antlaşması sonucu tahtın II. Mehmet’e bırakılması Osmanlı devletinin içinde ve Avrupa’da olmak üzere iki önemli sonuç doğurdu.
I.   Osmanlı Yönetiminde Etkisi:Küçük yaştaki bir şehzadenin tahta çıkması Osmanlı devleti içinde karışıklıklara sebep oldu.Çandarlı Halil Paşa ile öbür vezirler Şehabettin Paşa, II. Mehmet’in lalaları Zağnos Paşa, İbrahim paşa arasında nüfuz mücadelesi başladı.Bu mücadele Çandarlı sülalesinin yönetimden Fatih tarafından uzaklaştırılmasına kadar devam etmiştir.
II.   Avrupa’da Etkisi:Çocuk yaşta bir padişahın tahta çıkması Avrupa’da yeni bir ümit doğurdu.Segedin anlaşmasının kabul edilemeyeceği ilan edildi.Yeni bir haçlı seferi hazırlığına girişildi.
Bu haçlı ordusuna Macar, Polonya, Eflak, Hırvat, Bohemya, Almanya ve Venedik katıldı.Haçlı ordusu Tuna’yı geçerek Varna önlerine geldi.Çandarlı Halil Paşa ve diğer devlet adamlarının ısrarı ile II. Mehmet babası II. Murad’ı tahta davet etti. II. Murad Edirne’ye gelerek ordunun başına geçti.Varna’da iki ordu karşı karşıya geldi. Osmanlı ordusu turan savaş taktiğini uygulayarak haçlıları büyük bir bozguna uğrattı.Haçlı ordusunun başında bulunan Kral Ladislas öldürüldü.(10 Kasım 1444)
Sonuçları:
1.   Osmanlıların daha önceki yenilgilerinin izleri ortadan kalktı.
2.   Hıristiyan haçlı dünyasının İstanbul’u kurtarma girişimlerinin sonuncusu olmuştur.
3.   Türkleri balkanlardan atma girişimi bir kez daha sonuçsuz kaldı.
4.   Osmanlıların balkanlarda ki yerleşimi hızlandı.
5.   II. Murad bir müddet tahtı oğluna bırakarak çekildiyse de devlet adamlarının ısrarlı davetleriyle tekrar tahta çıktı.
g)   II. Kosova Savaşı (1448)
Macar kralı Jan Hunyad; Macar, Eflak, Polonya ve Almanlardan oluşan ordusu ile Sırbistan’ı işgal ederek Osmanlı topraklarına girdi ve Kosova’ya geldi.Üç gün süren savaşın sonunda turan savaş taktiği kullanılarak Jan Hünyadi ve ordusu ağır bir yenilgiye uğratıldı.(19 Ekim 1448)

Sonuçları:
1.   Balkanlar kesin olarak Türk yurdu haline geldi.
2.   Haçlılar bir daha Osmanlılara saldırma cesareti gösteremedi.
3.   Avrupa’da bundan sonra taarruz sırası Türklere geldi.
4.   Balkanlar, Türklerin Ortaasya ve Anadolu’dan sonra üçüncü yurdu oldu.
5.   Türklerin son savunma, haçlıların son saldırı savaşı olmuştur.
Not:İkinci Kosova savaşı Hendek, Miryekefelon, Sakarya savaşları gibi savunmadan taarruza geçilen savaşlara benzerdir.

YÜKSELME DÖNEMİ (1453-1579)

GİRİŞ:Osmanlı devletine Avrupalılar kendi tarihlerindeki isimlendirmeye uygun olarak Osmanlı imparatorluğu (Ottoman empire) adını verirler. Osmanlı devleti çeşitli din ve soylara sahip milletleri barındırmakla birlikte hukuki ve sosyal yapısı bakımından hiçbir imparatorluğa benzemez. Esasen devletin resmi adı da Devlet-i Âliyye-i Osmanniye (Ulu Osmanlı Devleti) dir
Osmanlı devleti bir uç beyliğinden kısa sürede genişleyerek bir cihan devleti (süper devlet) haline gelmiştir.Bu devlet çok çetin mücadeleler vererek büyümüştür. Ancak, en zayıf zamanında bile insani değerleri adaletle korumuştur.
Osmanlı tarihini ister hikaye ister destan diye okuyalım sonuç değişmeyecek bu tarihte kusurlar görülecek, ancak Türk ve İslam tarihinin en yüksek eseri olduğu anlaşılacaktır.
Bu bölümde hasımlarının bile “Dağılırken de muhteşemdi” dediği Osmanlı devletinin yükselme dönemini işleyeceğiz.

Yükselme Dönemi Hükümdarları:
   Fatih Sultan Mehmet   (1451-1481)
   II. Beyazıt   (1481-1512)
   Yavuz Sultan Selim   (1512-1520)
   Kanuni Sultan Süleyman   (1520-1566)
   II. Selim   (1566-1574)
   III. Murad (Sokullu’nun ölümüne kadar)   (1574-1579-1595)

Osmanlı devletinde İstanbul’un fethinden 1579’da Sokullu’nun ölümüne kadar olan döneme yükselme dönemi denilir. Bu dönemde devlet bütün kurumlarını tamamlamış ve yaptığı genişleme ile bölge devleti olmaktan çıkarak dünya devleti haline gelmiştir. Dönemin en büyük ve en güçlü devletidir.
Osmanlı padişahlarına ortaasya geleneğine uygun olarak han veya sultan unvanı verilmiştir. Halifelik haklarının Osmanlı’lara geçmesinden sonra halife unvanını da kullanmışlardır.

NOT:Kanuni Sultan Süleyman’ın son iki yılında vezir-i azam olan Sokullu Mehmet Paşa, II. Selim ve III.Murad döneminde bütün devlet işlerinde söz sahibi olup bu iki padişahı devlet işlerinden uzak tuttuğu için 1566-1579 yılları arasındaki döneme Sokullu dönemi’de denilir.
II. Mehmet (Fatih) Dönemi (1451-1481)

Fatih 1451 yılında babası II. Murad’ın ölümü üzerine üçüncü defa ve kesin olarak tahta çıktı.Manisa’da vali olarak bulunuyordu.Dünya tarihinin en büyük hükümdarlarından olan Fatih çok genç yaşta tahta çıkmıştı.Son derece iyi yetişmiş ve deha sahibi idi.Tahta geçer geçmez bu değişiklikten yararlanmak isteyen Karaman beyi İbrahim Bey Osmanlı topraklarına saldırdı.Fatih hemen Anadolu’ya geçti.Osmanlı ordusu Akşehir’e geldiği zaman Karamanoğlu gönderdiği elçiler vasıtası ile Osmanlıdan af diledi.Fatih İstanbul’un fethi ile uğraşmak istediğinden bunu kabul etti.
Fatih tahta çıktığında Balkanlar ile Anadolu arasında birleşik hayatı engelleyen en önemli unsur Bizans’tı. Bin yıllık devlet olan Bizans küçüle küçüle sadece İstanbul’a hükmeden bir devlet haine gelmişti.
O günlerde İstanbul sadece Edirne kapı- Haliç arasında yer alıyordu. Bugün ki Galata’nın bulunduğu yerde ise küçük bir Ceneviz kolonisi yer alıyordu.
Bu duruma rağmen Bizans boğazları kontrol ediyor, Avrupa ile ilişkiler kuruyor, Haliç’i kapatıyor, beylikleri kışkırtıyor, çeşitli entrikalar çeviriyordu.
Fatih amacını gerçekleştirmek için Macarlara, Sırplara, Bizans’a gayet yumuşak davranıyordu. Amacı haçlıların birleşmesini önlemek, zaman kazanmaktı.

İstanbul’un Fethi (29 Mayıs 1453)
FETHİN SEBEPLERİ
Fethin sebeplerini dini, siyasi ve ekonomik sebepler olmak üzere üçe ayırmak mümkündür.

A-Dini Sebepler:
Hz. Muhammet bir hadisinde bir hadisinde İstanbul’un mutlaka feth olunacağını belirtmekte, onu feth eden ordu ve komutanları övmektedir.Bu sözleri Emeviler, Abbasileri etkilediği gibi Osmanlıları da harekete geçirmiştir.
B-Siyasi Nedenler:
1.   Asya ve Avrupa’ya yayılmış Osmanlı devletinin ortasında bir engel olması
2.   Haçlıları genellikle Türklere karşı Bizans’ın tahrik etmesi
3.   Anadolu beyliklerini Osmanlı’ya karşı kışkırtması
4.   Osmanlı devletinde kardeş kavgalarını desteklemesi
5.   İstanbul’un yeniden Latinler tarafından alınmasını engellemek
6.   Balkanlarda ve Anadolu’da yapı> savaşlarda askerlerin karşıya geçirilmesinde yaşanan zorlukları ortadan kaldırmak
7.   İstanbul’un coğrafi ve jeopolitik konumu
8.   Osmanlı toprak bütünlüğünün sağlanmak istenmesi
9.   İstanbul’un önemli bir merkez olması
C-Ekonomik Nedenler:
Osmanlı devletinin coğrafi, iktisadi ve askeri durumunun gelişmesi için İstanbul’un alınması gerekli idi.Boğazların tam olarak kontrol altına alınmasıyla Karadeniz ticareti ele geçirilebilirdi.

FETİHTEN ÖNCEKİ İSTANBUL KUŞATMALARI
İstanbul tarih boyunca pek çok kez kuşatılmıştı.Ancak çok güçlü surlara sahip olması sebebiyle fethedilememişti.Kuşatan devletler sırasıyla şunlardır:
1)   Makedonya kralı Filip:M.Ö. 340 yıllarında bilinen ilk İstanbul kuşatmasıdır.
2)   Roma imparatoru Septinus Severis: M.Ö. 194
3)   İranlılar: M.S.616
4)   İran- Avar ittifakı: M.S. 626
5)   Emeviler: Müslümanlar ilk kez bu dönemde kuşattılar.
6)   Abbasiler:Müslümanlar tekrar İstanbul’u kuşattılar, Bizans haraca bağlandı.9. yy. kadar Abbasiler defalarca Bizans’ı kuşattı.
7)   Ruslar:864 yılında İstanbul’u kuşattılarsa da yenik olarak geri çekildiler

 Macarlar:959’da kuşattılar fakat yenildiler.
9)   Latinler:1204 yılında IV. Haçlı seferini İstanbul’a yaparak Bizans’a son verdiler. 1261 yılına kadar Latin krallığı eliyle İstanbul’u yönettiler.
10)   Rumlar:1261 yılında İznik Rum imparatoru VI. Mihael Paledogis tarafından İstanbul Latinlerden alındı.
11)   Venedik:1302 yılında Venedikliler tarafından kuşatılmış fakat alınamamıştır.
12)   Ceneviz:1348 yılında Galata’da yaşayan Cenevizliler İstanbul’a saldırmış fakat başarılı olamamıştır.
13)   Osmanlı:İlk kuşatma Yıldırım Beyazıt tarafından 1391’de yapıldı.Kuşatma dört kez tekrarlandı ve Anadolu hisarı yapıldı.Bunu Çelebi Mehmet ve II. Murad tekrarladı fakat çeşitli nedenlerle başarılı olunamadı.

İstanbul’un Fatih Dönemine Kadar Alınamamasının Sebepleri:
1.   Bizans’ın Avrupa devletleri tarafından roma imparatorluğunun devamı sayılması, kutsal şehir kabul edilmesi ve doğudaki son Avrupa kalesi olarak görülmesi
2.   Savunmaya elverişli konumu ve sağlam surlara sahip olması
3.   Karadan ve denizden kolayca yardım alabilmesi
4.   Bizans’ın İstanbul savunması konusunda çok deneyimli olması
5.   Devrin teknolojilerinin yetersiz olması
Fatih Döneminde Fethi Kolaylaştıran Etkenler:
1.   Bizans’ın eski gücünü kaybetmesi, ordu ve donanmanın zayıflaması
2.   Din, mezhep ve parti çatışmalarının olması
3.   Osmanlı ordusunda surları yıkabilecek yopların olması
4.   Fetih için yapı> hazırlıkların tam olması
Fetih için yapı> hazırlıklar:
1.   Karamanoğulları ile barış yapılması
2.   İstanbul boğazının en dar yerine Rumeli hisarının (Boğazkesen) yapılması
3.   Edirne’de şahi adıyla surları yıkabilecek büyük topların yapılması
4.   400 gemilik bir donanmanın yapılması
5.   Turhan Bey’in Mora’ya gönderilerek İstanbul’a yardımın engellenmesi
6.   Macarlarla üç yıllık anlaşma yapılması
7.   Eflak ve Sırbistan ile barış anlaşmasının yenilenmesi

Bizans’ın Hazırlıkları:
1.   Haçlı dünyasından yardım istendi.Bunun karşılığında Ortodoks ve Katolik kiliselerinin birleştirilmesi teklif edildi. Ancak Bizans halkı buna karşıydı.
      Buna rağmen Papa ve Venedik’ten bir miktar asker geldi.Sakızlı Cenevizlilerden iki kalyon ve bir miktar asker geldi.Mora’dan, adalardan ve İspanya’dan bir miktar asker geldi.
2.   Surlar kuvvetlendirildi
3.   Rum ateşi her yere yerleştirildi.
4.   İstanbul’da bol bol yiyecek depolandı.
5.   Haliç zincir çekilerek kapatıldı.

İstanbul’un kuşatılması ve Fethi (6 Nisan- 29 Mayıs 1453)

Hazırlıklar tamamlandıktan sonra imparator Konstantin Dragezes’e elçi gönderilerek şehrin teslim edilmesi istendi.fakat teklif ret edilince 6 Nisan 1453’te kuşatma başladı.ordunun mevcudu 75 bin kadardı. Büyük toplarla surlar dövülüyordu. Bizans aldığı yardımlar sayesinde başarılı bir savunma veriyordu. Fatih 21-22 Nisan gecesi 72 parçalık donanmayı Tophaneden Kasımpaşa limanına, Haliç’e indirdi. Bizans ve Latin donanması topa tutuldu. Gittikçe gücünü kaybeden İstanbul 29 Mayıs 1453’te yapı> son saldırı ile alındı.Kuşatma 53 gün sürmüştür.Şehir fethedilince halka din ve mezhep özgürlüğü tanınmıştır. Ortodoks kilisesinin başına Katolik-Ortodoks birleşmesine karşı çıkan birisi getirildi. Amaç Avrupa Hıristiyan birliğinin oluşmasını engellemekti.

FETHİN SONUÇLARI
Fethin sonuçlarını Türk ve dünya tarihi açısından iki kısımda inceleyebiliriz.
Türk Tarihi Açısından Sonuçlar
1.   Osmanlı devletinin iki kıta arasındaki bütünlüğü sağlanmıştır.
2.   Boğazların savunması kolaylaşmıştır.
3.   Osmanlı tabi başkentine kavuşmuştur.Başkent Edirne’den İstanbul’a taşındı.
4.   Osmanlılar ve padişahların İslam dünyasındaki itibarı artmıştır.
5.   Osmanlıların yükselme dönemi başlamıştır.
6.   Ticaret yollarının denetimi Türklerin eline geçmiştir.
Dünya Tarihi açısından Sonuçları
1.   Türkler artık dünya siyasetinin ve Avrupa tarihinin vazgeçilmez unsuru haline geldi.
2.   Tarihi Bizans imparatorluğu sona erdi
3.   Ortaçağ sona erdi, Yeniçağ başladı.
4.   İstanbul’dan giden bilim ve sanat adamları İtalya’ya giderek Rönesans’ın başlamasını sağladılar.
5.   İpek yolu denetim altına alındığı için coğrafi keşiflere zemin hazırlandı.
6.   Tüm Ortodokslar himaye altına alınarak Avrupa’nın dini birliği önlendi.
7.   Avrupa devletleri İstanbul’da ilk sürekli elçilikler kurmaya başladılar.
8.   Büyük toplarla kalelerin yıkılabileceği görülmüş, dolayısıyla derebeylikler yıkılmış mutlak krallıklar kurulmaya başlamıştır.
Fethe Tepkiler
Bizans’ın ortadan kalkması Avrupa’da büyük tepkiye sebep oldu.Ancak Avrupa kendi arasında mücadele halindeydi. Ayrıca Varna ve Kosova savaşlarının etkisi hala korunuyordu.Bu sebeplerle Papanın haçlı seferi çağrısı cevap bulmadı.Papalık yıllık yas ilan etti.
En fazla tepki Venedik’ten gelmişti. Bunun sebebi çıkarlarının zedelenmesidir.Fatih tepkileri önlemek için aşağıdaki önlemleri aldı:
1.   Venediklilere ticaret serbestliği tanınmış.Osmanlı topraklarında serbest ticaret yapmaları kaydıyla 200 bin altın vergi alınmıştır.
2.   Ortodoks kilisesinin hakları aynen tanınmış, patrikhaneye yetkiler verilmiştir.
3.   Galata’daki Cenevizlilere ve Galata halkına güvence verilmiştir.
Fatih’in Batı Siyaseti
İstanbul’un fethinden sonra
1.   Avrupa’da doğan tepkileri önlemek
2.   Batıdaki hakimiyeti pekiştirmek
3.   Sınırları genişletmek
4.   İslam’ı yaymak
5.   Hıristiyan birliğini bozmak
6.   Balkan uluslarını tam olarak yönetim altına almak
7.   Doğudan gelen Türkmenlere yurt bulmak
Amaçlarıyla batıya yönelik seferler yapılmıştır.
a.   Sırbistan Seferi (1454):
Sırbistan II.Murad devrinde alınmış ancak Edirne-Segedin antlaşmasıyla (14449 elimizden çıkmıştı.Fatih daha önce Türk egemenliğinde olan yerleri istedi. Sırplar bunu kabul etmeyince üç büyük seferden sonra başkentleri Semendire Mahmut Paşa tarafından alınarak Sırp krallığına son verildi.Belgrat dışındaki bütün Sırp toprakları Osmanlıya bağlandı.(1459)
b.   Mora sefer (1460):
İstanbul’un fethinden sonra Mora’da bulunan iki büyük Rum despotluğu vergiye bağlanmıştı. Bu despotluklar arasında devamlı mücadele oluyordu. Mora İtalya seferleri için bir üst konumundaydı. Bu mücadelelerden de yararlanılarak Atina ve Mora alındı.
c.   Eflak seferi (1476):
Macarlarla anlaşan eflak beyi vermesi gereken vergiyi vermemeye başladı.Gönderilen elçiyi öldürttü ve bir Türk birliğini kazığa vurdurdu. Bunun üzerine Eflak seferine çıkan Fatih Eflak beyi Vlad’ı yendi ve Eflak’ı Osmanlı devletine bağladı.
d.   Boğdan Seferi (1476)
Boğdan beyliği de Osmanlı egemenliğini tanımıştı. Osmanlı-Venedik savaşını fırsat bilerek bağımsız olmaya çalışan Boğdan hakimiyet altına alındı.
e.   Bosna ve Hersek Seferi (!462-1464)
Macarlarla anlaşan Bosna kralı vergisini vermemeye başladı.Fatih Venedik savaşı sırasında Bosna seferine çıkarak bölgeyi aldı. kral öldürüldü. Hersekte 1465 yılında alındı. Hıristiyanlığın Bogomil mezhebine mensup bölge halkı zaman içinde kendi isteğiyle Müslümanlığı kabul etmiştir.
f.   Arnavutluk’un Ele Geçirilmesi (1479):
II. Murad döneminde alınmıştı.Fakat Osmanlı sarayında yetişen, sancak beyliği rütbesine kadar yükselen Arnavut asıllı İskender bey kaçarak Arnavutluk’ta bir isyan çıkardı. Macarlar ve Venediklilerle anlaştı. Fatih tarafından 3 sefer düzenlendi.I. seferde (1465) İlbasan kalesi yapıldı ve Balaban Paşa fetihle görevlendirildi. Balaban Paşa’nın öldürülmesi üzerine II. Sefer yapıldı (1467) bazı garnizonlar ele geçirildi. İskender beyin ölümüyle yerine oğlu Jean geçmişti. Arnavutlukta çıkan kargaşadan yararlanılarak III. Sefere çıkıldı.(1479) Kroya ve İşkodra ele geçirildi.Arnavutluk hakimiyet altına alındı. (1479)
g.   Osmanlı Venedik savaşı (1463-1479)
İki ülke arasında ilişkiler ilk olarak Çelebi Mehmet döneminde başlamıştı.Fakat asıl ilişki İstanbul’un fethinden sonra başladı.Bu fetih Venedik’in doğu ticaretine darbe vurmuştu. 1463’ de başlayan savaş 16 yıl sürdü. Venedik denizde Osmanlı karada güçlüydü. Venedikliler, Arnavutları, Eflak, Boğdan beylerini, Uzun Hasan ve Karamanoğullarını kışkırttılar.Venedik savaşının son yılları daha çok Arnavutlukta geçti. Fatih’in Arnavutluk seferinden sonra barış istemek zorunda kaldılar.       Bu barışa göre:
1.   Venedikliler bu savaşta Osmanlılardan aldıkları yerleri geri verdiler.
2.   Arnavutluk’tan alınan Kroya ve İşkodra kaleleri Osmanlılarda kaldı.
3.   Osmanlılar Dalmaçya, Arnavutluk kıyıları, Mora’da Venedik’ten aldıkları yerleri geri verdiler.
4.   Venedik her yıl Osmanlı devletine 10 bin Venedik altını savaş tazminatı vermeyi kabul etti.
Ayrıca Venedik’e şu imtiyazlar verilmiştir:
1.   Venedikliler İstanbul’da devamlı elçi bulundurabilecekti. (Venedik elçilerine balyos denir.)
2.   Balyoslar Osmanlı topraklarına yerleşen Venedik vatandaşlarının davalarına bakacaktı.
3.   Venedik bayrağı çeken herhangi bir gemi Venedik gemisi sayılacak ve saldırılmayacaktı.
4.   Osmanlı saldırısına uğramadan önce herhangi bir devlet Venedik bayrağı çekerse Venedik’in bağlaşığı sayılacak ve saldırılmayacaktı.
Bunlar yabancı bir devlete verilen ilk imtiyazlardır.Osmanlı devletinde ilk yabancı elçi bulundurma hakkını elde eden devlet Venedik’tir.
h.   İtalya seferi (1480):
Fatih Anadolu’da iken Papalık Osmanlıya karşı Avrupa’yı kışkırtıyordu.Rodos kuşatıldıysa da başarılı olunamadı. Gedik Ahmet Paşa tarafından Otranto kalesi alındı. Roma’nın fethi için üst elde edildi.Kafelonya, zanta ve Ayamavra adaları ele geçirildi. Fakat Fatih’in ölümüyle Otranto kalesi ve bu adalar kaybedildi.
i.   Osmanlı Macar İlişkileri:
Macarlar Bu dönemde de Osmanlının aleyhinde bulunmuşlardır. Venedik ile ittifak kurmuşlardı. Üzerlerine sefer yapılmasa da sınır çatışmaları sürmüştür.
Fatih’in Karadeniz Siyaseti
Karadeniz seferlerinin amaçları:
1.   Karadeniz’de Venedik ve Ceneviz üstünlüğüne son vermek, bu devletlerin İslam dünyası aleyhine yaptığı esir ticaretini engellemek.
2.   İstanbul’a gelen kürk, buğday, deri ve tuz sevkıyatında esas rolü oynayan Kırım sahillerini ele geçirmek
3.   Karadeniz’i bir Türk gölü haline getirmek.
4.   Kırım’ı Osmanlı nüfuzuna almak ve bölge Türkleri ile ilişki kurmak.
Bu amaçlarla:

a.   Amasra’nın Alınması (1459):
Amasra Cenevizlilere ait bir ticaret kolonisiydi. Fatih İstanbul’un fethinden sonra şehirde yaşayan Cenevizlileri çıkardı.Amasya karadan ve denizden kuşatılarak alındı.
b.   Candaroğlu Beyliğinin Alınması (1460):
Amasra’nın fethi sırasında Candaroğlu İsmail hediyeler sunarak Sinop’u kurtarmak istemişti.Bir yıl sonra şehir alınmıştır.
c.   Trabzon’un Alınması (1461):
IV. Haçlı seferinden sonra kurulan devlet Kommen sülalesinden gelen David Kommen tarafından yönetiliyordu.Uzun Hasan’a güvenerek vergilerini ödemeyince karadan ve denizden kuşatı> Trabzon Rum İmparatorluğu fethedildi.(26 Ekim 1461)
d.   Kırım’ın Fethi (1475):
Kırım askeri ve jeopolitik olarak önemli bir konumdaydı. Altınordu devleti sonrasında Kırım hanlığı kurulmuştu. Gedik Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı donanması Kefe’yi ele geçirdi ve bölgedeki Ceneviz kolonilerini ele geçirdi.
Sonuçları:
1)   Osmanlı devleti doğu ticaret yollarına sahip oldu.
2)   Karadeniz Türk gölü haline geldi.
3)   Kırım Hanlığı Osmanlı devletine bağlandı.
4)   Karadeniz’deki Ceneviz üstünlüğü sona erdi.
5)   İpek yolunun denetimi Osmanlı devletine geçti
Fatih’in Anadolu Siyaseti
Anadolu siyasetinin amaçlar:
1.   Rumeli’de daha rahat fetihler yapmak için Anadolu’nun egemenlik altına alınması zorunluluğu
2.   Doğuyu güvence altına almak
3.   Anadolu’da ticareti ve ticaret yollarını canlandırmak.
          Bu amaçla.
a.   Amasra’nın Alınması (1459)
b.   Sinop’un Alınması (1460)
c.   Trabzon’un Alınması (1461)
d.   Karaman’ın Osmanlılara Bağlanması (1466):
Karamanoğlu İbrahim beyin 1464’te ölmesi üzerine oğulları birbirlerine düşmüşlerdi. Oğulları arasındaki çekişme bazı devletlerin olaya karışmasına sebep oldu. Uzun Hasan’ın yardımıyla İshak Bey Karaman beyi oldu. Kardeşi Pir Ahmet Bey Fatih’e başvurarak yardımlarıyla karaman tahtına çıktı. Ancak Venedik seferi sırasında Venedik’le ittifak kurdu. Bu durum üzerine Konya ve Karaman alınarak Osmanlıya bağlandı. Konya halkının bir kısmı İstanbul’a gönderildi. Pir Ahmet Bey Uzun Hasan’a sığındı. Bu durum Osmanlı-Akkoyunlu savaşının sebeplerinden birisidir.
e.   Otlukbeli savaşı (1473)
Doğu Anadolu’da güçlü bir devlet kuran Akkoyunlular Fırat’tan Maveraünnehir’e kadar yayılmışlardı.Timur devleti ve Karakoyunlular’ı yenmişti. Uzun Hasan Anadolu’yu ele geçirmek istiyordu. Anadolu’ya büyük bir askeri güç göndersiyse de bozguna uğratıldı. Buna rağmen Venediklilere güvenerek Trabzon ve Kayserinin kendisine verilmesini istedi. Devrin en güçlü ordusuna sahip Osmanlı devleti birkaç saat içinde süvarilerden kurulmuş Akkoyunlu ordusunu perişan etti. Uzun Hasan zorlukla kaçtı. Zayıflayan devlete Şah İsmail son verdi.
Fatih’in Güney Siyaseti
Kuruluş devrindeki dostluk içinde olan Memluk-Osmanlı ilişkileri Fatih döneminde bozulmaya başladı.İlişkilerin bozulma sebepleri:
1.   Osmanlıların Memluk hakimiyetindeki Dulkadiroğulları iç işlerine karışması.
2.   Hicaz su yollarının tamir sorunu
Bu sorunlara rağmen sıcak savaş yaşanmamıştır. Fatih halife Memluk egemenliğinde olduğundan İslam dünyasında kazandığı itibarı korumak istemiştir.
Fatih’in Ege Siyaseti
İstanbul’un fethi ile ticaret yolları Osmanlı egemenliğine girmeye başlamıştı. Ancak hala Venedik ve Cenevizliler denizlerde önemli bir güçtü. Adalar vasıtasıyla korsanlık yapıyorlardı. Fatih’in siyaseti Anadolu’ya yakın adaları ele geçirmek, güçlü bir donanma yaptırmaya çalışmak olmuştur.Alınan adalar:
1.   İmroz, Taşoz, Bozcaada, Semadirek ve Limni’nin alınması (1456),Cenevizlilerden alınmıştır.
2.   Midilli’nin alınması. (1462) Venediklilerden alınmıştır.
3.   Eğriboz’un alınması. (1470) Venediklilerden alınmıştır.
4.   Rodos Seferi. (1480) Sen-jan şövalyelerinin elindeydi.Hem karadan hem denizden kuşatılmasına rağmen alınamadı.

Not:Fatih Türk tarihinde çağ açan tek hükümdardır.Osmanlı’da yükselme dönemini başlatmıştır. İlim ve teknolojiye çok önem verirdi. İstanbul kuşatması sırasında tarihte ilk kez kullanı> havan toplarının projesini kendisi çizmişti.Sahn-ı Seman medresesini kurarak İstanbul Üniversitesinin temellerini attı Kanunname-i Ali Osman adıyla ilk kez örfi kanunları yazılı hale getirdi.Arapça, Farsça, Grekçe, Latince ve İtalyanca bilirdi.Fatih’in ölümü Roma’nın fethinden korkan Avrupa’da sevinçle karşılandı.Son seferini nereye yapacağı bilinmiyordu. Sefer sırasında öldü.Zehirlediğinden şüpheline nen Yahudi asıllı doktor askerler tarafından parçalandı.

II. Beyazıt Devri (1481-1512)
Fatih çıktığı bir sefer sırasında hastalanarak ölünce tahta çıkması için Amasya valisi olan Beyazıt ve Karaman valisi olan Cem Sultana haber gönderildi.
Devşirme kökenli devlet adamları Beyazıt’ı, Türk kökenliler ise Cem Sultanı tutuyordu. Cem Sultana giden haberci yolda öldürülünce Beyazıt gelerek tahta çıktı.Bu olay Osmanlı tarihinde 15 yıl sürecek bir sorunun doğmasına sebep oldu.
Cem Sultan II. Beyazıt’ın hükümdarlığını tanımayarak Bursa’ya geldi. Hakimiyet alameti olarak adına hutbe okutarak para bastırdı. Devletin paylaşılmasını Anadolu’nun kendisine verilmesini istedi. Başlayan savaşta yenilerek çekilmek zorunda kaldı.
Konya’ya gelerek Karamanoğullarının desteğini aldı. Daha sonra sırasıyla Ş>’a ve Mısır’a gitti. Memluklar Cem Sultanı desteklediler. Aldığı yadımlarlarla Anadolu’ya giren Cem Sultan Akşehir’de yapı> savaşı kaybetti. Rodos şövalyelerine sığınmak zorunda kaldı. (1492) Böylece Cem Sultan sorunu iç sorunken Avrupa sorunu haline geldi. Önce Fransa’ya daha sonra Vatikan’a gönderildi. 25 şubat 1495’te hastalanarak öldü.
Sonuçları:
1.   Devşirme kökenli devlet adamları ile Türk soylu devlet adamları arasında rekabet hızlandı.
2.   Memluklularla ilişkiler bozulmuş savaşlar başlamıştır.
3.   Endülüs Emevilerine yardım yapılamadı.
4.   Karamanoğulları yeniden sorun olmuş bu beyliğe kesin olarak son verilmiştir. (1463)
5.   Fetihler duraklamıştır. Büyük ekonomik kayıplar olmuş, büyük miktarlarda haraçlar verilmiştir.
6.   II. Beyazıt’ın hükümdarlık süresinin hemen hemen yarısı bu mücadeleyle geçmiştir.
Siyasal Olaylar
II. Beyazıt dönemi önceki dönemlere nazaran sönük geçmiştir. Bunun en önemli sebepleri Cem Sultan sorunu ve II. Beyazıt’ın Sakin barış taraftarı kişiliğidir.
Osmanlı-Memluk İlişkileri
Fatih döneminde bozulmaya başlayan ilişkiler bu dönemde savaşlar yapılmasına sebep oldu.Bunun sebepleri:
1.   Memlukluların Dulkadiroğullarının iç işlerine karışması
2.   Memlukluların Ramazanoğullarını egemenlikleri altına almak istemesi
3.   Cem Sultanı himaye etmeleri ve destek vermeleri
4.   Karamanoğullarını himaye etmeleri
5.   Hindistan’daki Gücerat hükümdarı II.Mahmut Şah tarafından Osmanlı devletine gelen elçilik heyetini durdurmaları ve hediyelere el koymaları
gibi nedenlerle iki taraf arasında 1485’te savaşlar başladı.Çukurova ve Toroslar bölgesinde yapı> savaşlarda iki tarafta başarılı olamadı. Tunus hükümdarının araya girmesi ile barış yapıldı (1491). Çukurova bölgesi Mekke ve Medine evkafı olduğu için Memluklara bırakıldı.
Osmanlı-Venedik Savaşları
İstanbul’un fethi ile Osmanlı-Venedik ilişkileri bozulmuştu. Fatih döneminde uzun savaşlardan sonra bir takım imtiyazlar verilerek haçlı birliğinden ayrılmışlardı. Ancak Osmanlı aleyhine çalışmalara devam ediyorlar, Mora halkını kışkırtıyorlardı.Böylece Osmanlı Venedik savaşları yeniden başladı.
Karadan ve denizden kuşatı> İnebahtı (1499) ardından Modon, Koron ve Navarin kaleleri ele geçirildi.Yunan adaları da alınınca Venedik barış istedi.Yapı> barışla aldıkları yerler Osmanlıda kalması koşulu kabul edildi. (1502)
Osmanlı-Safevi İlişkileri
15. yy da Akkoyunlu egemenliğine son veren Şah İsmail’in kurduğu Safeviler güçlü bir devlet haline gelmişlerdi. Türk asıllı olan bu devlet Şii inanışına sahipti.
Safevi devleti Şii propagandacılar göndererek Anadolu’da Şiiliği yaymaya çalışıyor, halkı isyana teşvik ediyordu. II. Beyazıt olaylara müdahale etmekte gecikiyordu. Özellikle Tekeli yöresinde isyanlar çıkmıştır. Şahkulu isyanı zorlukla bastırılabildi.
Bu Şii hareketi II. Beyazıt’ın gevşekliğini göstermiş ve Şehzade Selim babasına karşı mücadeleye başlamıştır.
Boğdan’ın Fethinin Tamamlanması ve Lehistan ile ilk Savaşlar
Boğdan voyvodasının Macarlarla anlaşması üzerine 1484’te Kili ve Akkerman kaleleri alınarak Boğdan’ın Fethi kesinleşti. Böylece Osmanlı ve Kırım toprakları karadan birleşti.
Bunun üzerine bölgeye asker gönderen Leh kuvvetleri püskürtüldü. Bu ilk Osmanlı-Leh savaşıdır.
I. SELİM (YAVUZ) DEVRİ (1512-1520)
Fatih döneminde oldukça büyüyen devlet II. Beyazıt döneminde durgunluk dönemine girmişti. Yavuz döneminde hızlı genişleme tekrar başladı. Bu kısa saltanat döneminde devletin toprakları iki buçuk kat arttı.
II. Beyazıt’ın Tahtan İndirilmesi
II. Beyazıt’ın 3 oğlu vardı. Geleneklere göre oğullarını çeşitli eyaletlere vali olarak göndermişti. Şehzade Korkut Manisa’da, Şehzade Ahmet Amasya’da,Yavuz Selim Trabzon’da idi.
Şehzade Selim Trabzon’da Şah İsmail’in politikasını daha iyi görüyor ve babasının olaylara yaklaşımını beğenmiyordu. Bu amaçla tahta çıkmak istiyordu.
Devlet adamları ise büyük oğul şehzade Ahmet taraftarı idi. Bunun üzerine Yavuz harekete geçerek Rumeli’de kendisine sancak verilmesini istedi. Törelere aykırı olduğu için bu isteği ret edildi.
Açıktan mücadeleye giren Yavuz Kefe’de sancak beyi olan oğlu Süleyman’dan yardım alarak Trakya’ya geçti. Oyalamak için Köstendil sancağı kendisine verildi. Şehzade Ahmet tahta çıkarılmaya çalışıldı. Baba oğul Karıştıran ovasında karşı karşıya geldi. Yavuz yenilmesine rağmen yeniçerilerin isteğiyle babasının tahta terk etmesi sonucu hükümdar oldu. (1512)
Kardeşler Arası Mücadele
Yavuz’un bu şekilde tahta çıkmasına kardeşleri karşı çıktılar. Bunun sebepleri: Bu durum geleneklere uygun değildi ve kendileri yaşça büyük olduğu için tahta daha yakın olduklarını düşünüyorlardı.
Kardeşlerini ikna edemeyen Yavuz, devlet adamlarının ağzından sahte mektuplar yazdırarak kardeşlerini harekete geçirdi. Şehzade Korkut 1513’te yakalanarak boğduruldu.  Yenişehir’de savaşa girişen Ahmet yakalanarak idam edildi. Böylece taht kavgaları önlenerek istikrar sağlanmış oldu.
Osmanlı-İran İlişkileri ve Çaldıran Savaşı (1514)
Şah İsmail safevi devletini kurunca Şiiliği resmi mezhep haline getirmişti. Ajanlar vasıtasıyla Şiiliği Anadolu’da yaymaya çalışıyordu. Trabzon valiliği sırasında Yavuz bu durumu görmüş ve babasının yumuşak politikasını tasvip etmediğinden mücadeleye girişmişti. Tahta çıktıktan sonra İran sorunu ile ilgilenmeye başladı.
İlk olarak Anadolu’da Şii nüfusunu saydırarak ileri gelenlerini ortadan kaldırttı. Devrin şeyhülislamından fetva alarak İstanbul’dan yola çıktı. Dulkadiroğullarından yardım istediyse de bu teklifi geri çevrildi. Beylik Yavuz’a karşı düşmanca tutum içine girdi. Yavuz’un amacı ilişki kurduğu Orta Asya  hanlıkları ile aradaki Safevi engelini kaldırmak ticaret yollarına tamamen hakim olmaktı.
Şah İsmail Venedik ile ittifak yapmak istediyse de başarılı olamadı. Kısa süre içinde Safevi ordusu dağıtıldı. Şah İsmail güçlükle kaçabildi. Karısı, tahtı ve hazinesi ele geçirildi. Osmanlı ordusu Tebriz’e girdi. Yavuz ilerlemek istediyse de ordunun huzursuzluğu yüzünden geri çekilmek zorunda kaldı.
Seferin Sonuçları:
1.   Doğu Anadolu Osmanlı hakimiyetine girdi.
2.   Kemah, Diyarbakır, Mardin alındı.
3.   Şii sorunu bu dönem için çözüldü.
4.   Anadolu’da ki Şii propagandası sona erdi.
5.   Dulkadiroğulları beyliğine son verildi.
6.   İran’ın hazinesi ve zenginlikleri İstanbul’a getirildi.
7.   İranlı önemli bilginler İstanbul’a getirildi.
Dulkadiroğlu Beyliğine Son Verilmesi
Dulkadiroğulları beyliği İran seferinde Yavuz’a yardım etmediği gibi, Osmanlı devletinin yiyecek kervanlarına saldırmış ve Memluklularla işbirliği yapmıştı. Yavuz İran seferi dönüşü Turnadağ savaşı (1515) ile beyliği ortadan kaldırdı. Savaşın sebebi İran seferine yardım etmemeleri ve Memluklarla işbirliği yapmalarıdır.
Sonuçları:
1.   Maraş çevresi Osmanlılara katıldı.
2.   Anadolu birliği sağlandı.
3.   Osmanlılar Memlukla komşu oldu.
4.   Osmanlı-Memluk ilişkilerinde gerginlik yeniden başladı.
Osmanlı-Memluk İlişkileri Ve Mısır’ın Fethi
Fatih döneminden itibaren memluk Devleti ile ilişkiler kötüydü. II. Beyazıt döneminde savaşlar yapılmıştı. Yavuz döneminde ise Safavilerle ittifak arayışları Yavuz’un Mısır seferine sebep oldu.
Mısır Seferinin Sebepleri:
1.   Mısır’ın iç durumunun iyi olmaması
2.   Halkın ve devlet adamlarının Yavuz’u Çağırması
3.   Portekizli korsanların Müslüman tüccarları engellemesi
4.   Kutsal toprakların işgal edilmesi
5.   Türk-İslam birliğini gerçekleştirmek
6.   Mısır’ın ekonomik açıdan önemli olması
7.   Önemli kara ve deniz yollarının kontrol altına alınmak istenmesi
İki ordu Halep önlerinde Mercidabık’ta karşı karşıya geldi. Osmanlı topçusunun üstünlüğü sayesinde savaş kazanıldı. (1516) Suriye ve Filistin Osmanlı hakimiyetine girdi. Memluk sultanı Kansu Gavri öldü.
Ridaniye Savaşı (1517)
Kansu Gavri’nin ölümüyle devletin başına Tumanbay geçti. Tumanbay Osmanlı hakimiyetini kabul etmedi, Osmanlı elçilerini öldürttü, Venedik’ten top ve ateşli silahlar alarak Ridaniye’de güçlü bir savunma hattı oluşturdu.
Yavuz imkansız görünen bir işi başararak ordusuna 13 günde Sina çölünü geçirtti. Ridaniye’de Memluk ordusuna güneyden saldırarak sabit topları işe yaramaz bir hale getirdi.
Memluklar başarılı bir savunma verdiler. Hatta Tumanbay süvari hücumuyla Osmanlı karargahına kadar girdi. Padişah zannedilerek sadrazam Sinan Paşa öldürüldü. Ancak Osmanlı ordusunun ileri hareketiyle memluk ordusu dağıldı. Kaçan Tumanbay yakalanarak idam edildi.
Mısır Seferinin Sonuçları:
1.   Suriye, Filistin, Mısır, Hicaz Osmanlı hakimiyetine girdi.
2.   Son halife İstanbul’a gönderildi, halifelik Osmanlılara geçti.
3.   Osmanlı devletinde teokratik özellik kesinleşti.
4.   Suriye, Filistin ve Mısır’daki zengin hazineler Osmanlılara geçti.
5.   Venedikliler Kıbrıs adasını ellerinde tuttuklarından dolayı Memluklulara verdikleri vergiyi Osmanlılara vermeye başladı.
6.   Baharat yolu Osmanlılara geçti.(Ancak ticaret yolları değiştiği için beklenen kazanç elde edilememiştir.)
7.   Mukaddes emanetler İstanbul’a getirildi.
8.   Memluk devleti sona erdi.
9.   Doğu Akdeniz de Osmanlı hakimiyeti güçlendi.
10.   İslam birliği büyük ölçüde sağlandı.
Yavuz’un Ölümü ve Genel karakteri
Tarihimizin en büyük hükümdarlarından olan Yavuz Sultan Selim doğuya seferler yapmıştı. Bunun sebebi tehlikenin bu dönemde doğudan gelmesiydi. En büyük emeli Türk ve İslam dünyasını birleştirmekti.
Rodos veya Belgrat’a yapacağı tahmin edilen son seferinden önce şirpençe (aslan pençesi) adı verilen vücudun da çıkan bir çıbanın yanlış tedavisi sonucu hastalanarak vefat etti.
İlim adamlarını korur ve özel ilgi gösterirdi. Döneminde Osmanlı hazinesini hazine dairesi almamış, Yedikule zindanları da hazineyi saklamak amacıyla kullanılmıştır. Lüks ve ihtişamdan hoşlanmazdı. Sert bir mizaca sahipti. Devletin menfaatleri söz konusu olduğunda en acımasız kararları almaktan çekinmezdi.
Osmanlı toprakları döneminde 2.373.000 km2 den 6.557.000 km2 ulaştırdı.
Kanuni Sultan Süleyman Devri (1520-1566)
Yavuz’un ölümünden sonra taht mücadeleleri ile uğraşmadan tahta çıktı. Başka erkek kardeşi yoktu. Osmanlı devletinin zirve dönemidir.Gerileme döneminde kurumların işleyişi, düzen sebebiyle sürekli örnek gösterilmiş ve bu döneme dönme amaçlanmıştır.
Kanuni babasından; dolu bir hazine, güçlü bir ordu, tecrübeli devlet adamları, güçlü temeller üzerine oturmuş bir devlet, güvenliği sağlanmış bir doğu bölgesi devir almıştı. Bu faktörlerinde etkisiyle devleti doğuda ve batıda genişletti.
Batılılar I. Süleyman’ı Muhteşem Süleyman veya büyük sultan adıyla andılar. Kendi döneminde batıda; Macar, Avusturya ile, doğuda; İran’la denizlerde; Venedik, Papalık, Şarlken, Rodos ve Malta şövalyeleri, İspanya ve Portekizlilerle savaşmıştır. Fransa’ya yardım etmiş, bir takım imtiyazlar vermiştir.Osmanlı devletinde en uzun süre hüküm süren padişahtır. 46 yıl hüküm sürmüştür.
Saltanat kavgası görülmeyen bu dönemin başlangıcında iç isyanlar olmuştur.
İç İsyanlar
Bu dönemdeki iç isyanlar Mısır’daki isyanlar (*Canberdi Gazali İsyanı, Ahmet Paşa İsyanı) Anadolu’daki isyanlar (*Kalender Çelebi İsyanı, *Baba Zunnun İsyanı ) olarak iki kısımda inceleyebiliriz.
A.   Canberdi Gazali İsyanı:
Memluk komutanlarından olan Gazali Mısır seferiyle Osmanlı hizmetine girmiş ve Ş> valiliğine atanmıştı. Padişah değişikliğini haber alınca Memluk devletini yeniden kurmak için ayaklandı. Siyasi nitelikli isyandır.Mısır valisi Hayri beyin Osmanlıya sadık kalması ve kanuninin üzerine yürümesiyle kısa sürede bastırıldı.
B.   Ahmet Paşa İsyanı
Ahmet Paşa ikinci vezirliğe kadar yükselmişti. Geleneklere göre sadrazam olma sırası kendisindeydi. Ancak Kanuni değişiklik yaparak sadrazamlığa Enderun’da İbrahim Ağayı atadı. Ahmet Paşa ise Mısır valiliğine gönderildi.
Mısır’da ayaklanan Ahmet Paşanın isyanı bölgedeki yeniçeriler tarafından bastırıldı.
C.   Kalender Çelebi İsyanı
Tımarlarının elinden alınmasını bahane eden Kalender, sipahileri ile birlikte Mohaç savaşı devam ederken ayaklandı.